Kurt’uluş Anı:)

Akşam üzeri. Edirne’den kargoyla gelen mısırlar tencereye atıldı. Abim sağolsun, elleriyle toplamış bir mısır tarlasından, kargoya vermiş. Mısırlar her türlü organik yani:) Tohumundan sapına kadar şifa hem bünyeye hem de ruha:) Tencere kocaman! Kapağı da bir yerlerde ama nerde!? Bir tencere kapağı en fazla ne kadar uzaklaşabilir ki(!)

Olması gereken çekmece şaşırtıcı ama boş! Düşün taşın bu kapak niye yok? Allahım bu bir işaret mi?;) Tencere yuvarlanmış ama kapağını bulamıyor:)) Yani adetten mi bu buluşamama(!) Derken ben yavaştan sinirleniyorum mutfakta! Yani bir an önce o kapağı bulsam, gidip salona ayaklarımı uzatacağım! Nedir kardeşim bu kapak, bana akşam akşam:)!?

Böyle duygular içerisinde aranıyorum. Derken tencereye bir baktırıyor beni anlık bir hareketlilik! Yaklaşıyorum tencereye. O da ne!!! Tencerede yaşam mücadelesi veren bir kooocaaaaman kurt! Vay be diyorum… Kurtun bile şanslısı… Yani öldürmeyen Allah öldürmüyor, kurtu bile… Ve ben bu hayat dersini beynimden neler neler geçerken alıyorum, bilemezsin… Buna da bir “ Vay beeeee!” diyorum…. Aklıma kapak nerede o an geliyor ama ben tabi bu yaşam mücadelesine saygı duymalıyım değil mi? Öncelikle hemen bir çatal alıyorum ve kurtu güvenli bir şekilde kaynamak üzere olan tencereden kurtarıyorum.

Hiç duydun mu bir kurtun sana, yaşamasına izin verdiğin için teşekkür edişini..? Hayatı tamamen senin ellerinde olan bir canlı… Elimde çatal, çatalda kurt… Balkona yaklaşıyorum. Ve kurtu silkeliyorum aşağıya. Bahçeye düşerken belki de korkuyor. Ama ait olduğu yerde bulduğunda kendini, bana teşekkür edişini, tekrar duyuyorum… Ruhumda….

Balkonda bakınıyorum hayata. Bir daha düşünüyorum. Mutfağa girerken Annemi düşünüyordum…. 4 Eylül’de ameliyat oluşunu falan… Ve sonrasını… Ve birden o tencereyi seçiyorum, o kapağı bulamıyorum. Çünkü o kurtu kurtarmam gerekiyor. Çünkü kafamdaki soruların sorunlar oluşturmasına bir son vermem gerekiyor, o anlık da olsa… Demek ki böyle diyorum… O kapağı bulsam hemen, zaten o kurt kaynayacak gidecek… Tesadüf diye bir şey belki de gerçekten yok? Aşk tesadüfleri son derece platonik sever yani:)))

Bu arada kapak nerde?:) Karpuzun üstünde, buzdolabının içinde:) Ne alaka? Evde daha fazla olduğum bu günlerde uydurukçuluğum pik yapmış halde. Karpuz normalde nasıl kesilir herkes bilir. Hani 1/4 hali, yarım ay gibidir şeklen:) Benim karpuzlar artık direksiyona benziyor:) Simit de diyebilirsin:) Bildiğin yuvarlak! Karpuzu dikey değil yatay kesiyorum. Sonra kabukları da tık tık alıyorum şöyle:) Oh mis:) Sonra da dilimliyorum, oldu bitti:) Aşırı pratik gerçekten, tavsiye ederim beyler bayanlar:)

Kalan karpuz muhteşem oluyor. O kalan yarım karpuz üstüne streç kapat, bir de tencere kapağı koy. Al sana asla hava almayan, tadı değişmeyen karpuz! İcatlar dünyamdan sizlere tavsiye olunur:) Gidiyorum buzdolabına ve alıyorum tencerenin kapağını gülümseyerek. Artık o kapağı bulmadan önceden daha bilgeyim… Farkında olmak, seni daha derin hale getiriyor. Derinlerden çıkardığın anlamlar, lezzetlendiriyor saatten akan dakikaları. Bu lezzette ilerliyorum tencereye ve bakınıyorum başla kurt var mı S.O.S veren diye:) Yok. Kapadım kapağı kapatıyorum.

Hayatta olacak olanla ölecek olana çare yok. Bunu bu anlamlı günlerde bir daha anlamış oldum. Trakya’dan Marmara’ya gelmiş turist kurt acaba ne yapacak bundan sonra? Herşeyin ne kadar da planlı olduğunun idrakına varınca, korkmuyorsun kurt ne yapacak diye… Korkmuyorsun ne olacak hayat diye. Endişe seviyen düşüyor. Sakinleşiyorsun su gibi aziz olabildiğince…

Kalıba sığacaksın ey İnsan! Hayat sana ne getiriyorsa, derinden anlamak olacak amacın. Yargılamak değil! Bil ki o kalıba sığdığın kadar ferahlayacaksın. Değiştiremediklerinle yanmak yerine, değişmekle aydınlığa çıkacaksın. Ellerinde kürekler, gücün gidecek belki bazan, çok yorulacaksın… Ama aslında güçlendirecek seni güçlükler. Bir sonraya her güçlü oluşunda, anlayacaksın hep daha güçlü olabildiğini. Ayaklarının üstünde durabilmek böyle bir şey işte. Ayakta duracaksın! Yaslanmadan birine!

Bu günün çıkarımı bende bu:)

Edirne’ye de selam olsun…..

Herkese de iyi akşamlar…:)

Emeğinden Satılık, Kiralık Dünya Evleri…!

Bir uyandım ki ne göreyim! Bembeyaz bir pencere:) Benim black out storlardan anlaşılmıyor bir şey. Salona geçtim uyanıp. Tülleri ve camı açacağım ki Allah Allah! Sanki tüller kapalı hala:) Olmuş bizim buralar Londra! Bilmiyorum sever misin sisi? Ama bana çok masalsı geldi bu sabah. Arandım bahçede muhafızlarını sarayımın:) Zaten dün de Lady Diana’nın hiç duyulmayanlarını duyup izledim… Gerçi yarıda kaldı. Bugün tamamlayacağım. Pastanın en lezzetli yerlerinden aldım… Kalanı kabak tadı olacak ama neyse. Netflix yapımlarından biri. Çok güzel bir prensesmiş Diana…

Diana hep bilmiş farklı bir şeyler yaşayacağını… Aslında sanırım herkes biliyor başına neler geleceğini..? Dün izlerken bunu fark ettim. O zamanlar çok küçüktüm. Söyleniyordu bir Diana. Prenses olmak ne de güzeldi değil mi bilmeyene? Bazı şeyler işte uzaktan gerçekten çok farklı görünüyor. Oysa kızcağız evlenirken bile mutsuzmuş… Hatta “Bugün hayatımın en mutsuz günü.” diyordu evlendiği gün için hem de kendi sesiyle.

O dünya evi var ya. Aman ona girerken dikkat et! Valla prenses mi olursun sir mü ilan edilirsin sonrasını kendin bileceksin amaaaaa hayatının en mutsuz günü olacaksa o gün, düğünü derneği atıp bir tarafa, kaçacaksın ordan hemen dört nala! Sonradan o dünya başına yıkılacağına, yıkacaksın seni hak etmeyenlerin dünyalarını başına!

Evlilik deniliyor ve de geçiliyor. Ben anlamıyorum? Evliliğin tuzu biberi deniliyor kavgalara… Belki baharat sevmeyenler var kardeşim! Tuz ayrıca tansiyonu fırlatır!!!! Birbiriyle konuşmayanlar “eşleşkesiler” -eşleşmeden türettim:)- hakkında danışıyor, içini dökmeye ağzını açıyorsun, başlıyor karşındakiler konuşmaya. “Aman ne var, bunlar böyle!”, “Sen sanıyor musun herkes mutlu?”, “Anlatmıyor mutlu zannettiklerin. Yoksa hangi evli mutlu hangiiiii!?” Bir bakıyorsun ki karşında yeminli mutsuzlar sana her şeyi normalleştirme presine basmışlar düğmeye!

One minute amaaaaa!:)

Ya şimdi coğrafyada herkes mutsuzsa, o zaman evlilik yanlış bir şey!? Ya da mutsuz olup da bunu düzeltmemek hatalı. Ya da mutlu olmayan bir şeyin sürmesi bedbah olanı… Ama işte burada “Batık Maliyeti” sendromu devreye giriyor:) “ Ben ona yıllarımı verdim! O kadar da hayal kurdum! Naaayır! Nolamazzzzz! Ben kendime boşandı da dedirttmeemmmm!”

Ah ya… Gerçekten de zor işler. Haksız da değil diyen bunları. O kadar emek.. Yani madem herkes mutsuz, yani evlilik böyle bir şey, o zaman yenisini hiç deneme, elindekiyle mutsuz ol ama di mi:))) “Gider eteri, gelir beteri!” demiş şu bizim muhteşem eskilerimiz:) Yani aranma o zaman arkadaş! Madem bir psikopat bulmuşsun, o zaman idare et(!) Dahasını aramak da ne! her aramanın sonu Mevla değil ya!

Şaka elbette bir yana! Diana için dün yine üzüldüm.. Çok güzel bir kadın… Çok değerli bir ders hepimiz için… Tarihteki en değerli yürek derslerinden…. Bu sabah çok şükür uyandık. İyi olmayan bir dünya evi içinde uyanmak… Bilmiyorum sen nasılsın? “Evli misin?”, “Boşanmış mısın?”, “Ayrı mı yaşıyorsun?”, “Aynı evde suskun mu?”, “Hayır asla onlardan değilsiniz ve mutlu musunuz?”

Güne hep diyorum çok güzel başlayalım. Ama dış etkenler eğer senin taaa da iç dünyanın merkezinde ise bu ciddi bir şekilde zor demektir. Sabaha güzel uyanmak, günün için büyüdür. Büyülersin günü güzel geçmeye ancak ruhun yüksekse yeterince, ruhunu bozanından uzakta…

Ev nedir? Olumsuz şeylerden seni koruyan huzurun merkezidir. Orada dinlenirsin, doyarsın, temizlenirsin, kötülüklerden korunursun, özgürleşirsin. Orada tamamlanırsın. Eğer evinin içinde bunları yaşanana engel unsurlar varsa o zaman sen ne şekilde iyi hissedeceksin?Kaçacak tek yerin istila edilmişse sen nerede soluklanacaksın?!

Evden işine kaçanlar bu covit ortamında neden boşandılar?

Sebep bu! İşini sever görünenleri, kazı bak altlrından ne gömüler çıkacak:) Herkes için demiyorum ama kolikleşen her tutkunun altında işte böyle dünya evleri var… Ya kendi dünya evi ya da doğduğu dünya evi… Yani bu dünya evi mevzusu ezelden ebede gidiyor destansı stresleri ile maaaazallaaahhhh! alKOLİK, işKOLİK… Bebeklerde kolittir ağlatan sancı… Büyüyünce kolik oluyor işte yürekte tutan sancıların akıbeti… Kime yapıyor yapan? Kendine elbette! O kafayı değiştir!

Ben yazıya başladığımda sis, gözgözü görmüyor kıvamındaydı. Bir de baktım dağılmış çoğu:) Oh be şöyle sisleri harflerimle dağıtmışım gibi oldum:) Püüüüüffffff hepsi gitmişler:)

Güzeller güzeli ya da yakışıklı mı yakışıklı! Sana diyorum. Yaşın başın nedir bilmiyorum. O sayılar takvimsel ayrıntılar. Ticaret yürüsün diye zaman kavramı oluşmuş. Dünya 1 defa döndü diye neden ben 1 sene yaşlanayım? Belki hiç yaşlanmayacağız inanmasak??? Her şey beyinde değil mi? Kuantum falan şimdi ortaya bir sürü konular açasım geldi amaaa bunu başka bir yazıma saklayayım:) Zaman denen şeyi yaşta ciddiye almamak gerek. Ruhun yaşı gerçekten yok. Bundan dolayı da diyorum ki hikayen nasıl? Her yaşta sorgulama hakkın var!

“Bu saatten sonra” kavramı çürüsün artık! O saatin kaç olduğunu hangi alim biliyormuş?! Hesap yok ömürde. Sadece nefes sayısı var. Bitti mi, geçmiş olsun… Onun için dünya evlerini düzeltmek gerekli. Olmuyorsa yak, yok, çek git falan da demiyorum. Ama bu işin uzmanları var. Gemiyi yüzdürmek mi batırmak mı? Her evlilik emekler verilerek kuruluyor. Hakikaten bir çırpıda çöpe atmak çok da doğru değil. Düşünmeli insan. “Ben neden evlendim?” Bu sorunun cevaplarını hatırlamalısın. Ve aslında yürekte neler hissettiğini vaktiyle…

İki dünyanın bir araya gelmesi kolay mı? Değil elbette. Farklı biiiiin sürü alışkanlık! O zaman evlilik danışmanları ile görüşülecek en kısa zamanda. Bu deve güdülecek ya da bu diyardan gidilecek. Ama gitmeden önce elden gelenlerin hepsi yapılacak! Neden mi? Yaşadığın hikayeyi virgüllememen için. Bu çok önemli. İçinde “keşke” ile başlayan cümlelerin olmayacak. Denenmemiş bir yol bilmiyor olacaksın ayırılırken. Yoksa o koca nokta yerinde durmaz, ne kadar bitirdim desen de.

Yeni bir hayat için eski hayatını doğru yerine koyabilmen lazım. Uzmanından alınacak randevu, gecikmesin lütfen…

Bu sabah da bunlar çıktı içimden:) İnan dünya evin mutlu olmak zorunda! Zorla bir hayat yaşamak senin kaderin değil! Düzeltmek iste ve düzeltmesini. Konuşabilsek zaten anlaşacağız ama onu da çok beceremediğimiz ortada… Konuşamamak insanlık için bilinen koca bir sorun… Bir tane hayatımız var. Ve bu çok kıymetli. İçinde, dolu dizgin duygularla uyandığın ve uykuya huzurla dalabildiğin akışın adına, “gün” demelisin. Yoksa gün görmeden, geçip giden bir yolcudan başka bir şey değilsin…

Sahip çık kendine ve hayatına. Sen uyan! Sen uyandır o güzeli ya da yakışıklıyı yüreğinle. Bir domino, hep derim, düşer zaten. İyiye mi dökülsünler yoksa kötüye mi? Başladı mı öyle gidiyor çünkü olaylar. İyi bir domino taşı düşür bugün. Bugün eve giderken ikinize özel bir şey planla. Belki bir şarkı? Belli bir film? Bir dans? Elele izle bu gece haberleri. Saçma olsun. Ama güzel olsun. Olamaz mı? İnciler mi dökülür? Dökülsünler boşver. Kazanan sen olacaksın. Kazanan hayat olacak!

İyi hissetmek için iyi hissettirmek de bir yoldur.

Bu gece işin içine para da katabilirsin. Parayla alabileceğin hediyeler de düşünebilirsin onu mutlu edebilecek. Cebine göre düşün işte. Çok da şart değil para aslında. Birini mutlu etmek için sadece “Önemli Hissettirmek” gerekli. Bunu nasıl yapıyorsan yap. Mesela bulaşıkları bu gece sen hallet. Ya da bu gece masaj yap ona. Cinsiyetler önemsiz. Kadınsın ya da erkeksin. Karşında senin yoldaşın duruyor. Emin ol biliyorsun onun nasıl kendini değerli hissedeceğini. Git yanağından öp! Evlendiniz ya! Nasıl oldu da sen evlenmek istedin, o da kabul etti?! Kopya çek işte tam ordan daaaaa!:)

Şu an çok tatlı gülümsedim:) Bu geceyi hayal ettim. Lütfen sihirli bir değneğim olduğuna inandır beni… Bu gece mutlu bir sabaha uyanmana neden olan o sihirli değnek harikalar yaratmış olsun! Hayat hem çok uzun hem de çok kısa… Ya kazan ya da kaybettiğin yerde gerçekten kazandığına emin ol! Ama emin ol… Ne istediğinden emin ol.

Emin ol ki sabahların siste bile ışıl ışıl parlasın yüreğine…

Herkese mutlu Diana’lar ve Charles‘lar olaaaaaa:)!

Ey!Lül! Hoş Gel Dilerim…

Kahvemi içtim. Güne devam ediyorum gayet keyifle. Bakıyorum, Eylül gelmiş. Oh alâ! Bazılarımız olduğu şeyin dışındakini yaşar. Ya yaz bitti diye üzülür ya da kış gelsin diye beklemede yaşamaya devam eder. Arada olan, o güzel manzaralara olur.. Oysa sonbahar da kendine göre güzeldir. Serinler hava. Yapraklar yollarda birikir de seller olur, akar en romantik halleriyle. Aklıma sonbaharlarda hep Termal ve çocukluğum gelir. Yalova Termal’i bilir misin? Muhteşem bir doğası var, gitmediysen bir git. Kaplıca seversen bir de haşlan şöyle enfes:) Ben çok sevmem sıcakta çitilenmeler falan:) Sevene saygım sonsuz. Ama ben sıcakta bariz mor renk alıyorum anında:) Bana gelmez ne kaplıca ne de Moskova:) Aşırı uç sıcaklıklara müsait değilim kısaca:)

Gerçi kaplıca suyu şifalıdır. Girmek, o minerallere bulanmak harikadır amaaaa işte sıcaklık ve çitilenme ayarları benim gibiler için yapılmalı mümkün ise:)

Annem çok severdi kaplıcaya girmeyi. Ben de tabi bizimkilerin çantası:) Onlar nereye ben oraya.. Ne güzel sürüklenmelerdi… Kaplıcalara girdim çıktım vaktiyle:) Termal demek benim için en çok yaprak demekti yine de. Herkes alabildiğine anlatırdı yemekte “İyi yaptık geldik. Su bir harika. Burada oksijen muazzam!” Ben sadece yollarda tekmelediğim yapraklarla mutluydum, pabuçlarım 26 numara yıllarımda:) Yani kaplıca maplıca değildi seyahatimin anlamı. Yapraklarca uçuşmaktı sonbahar benim için o yollarda, yaprak demekti Termal. Termal, sonbahar demekti hatta…

Annem bir şey demezdi benim yapraklar arasındaki tozutuşlarıma:) Üstüm kirlenmiş falan takılmaz, beni üzmezdi. Annem hep harika bir Anneydi… Güzel ailemiz, güle oynaya orman yürüyüşleri yapardık. Liderimiz Annem… En istekli olan! En zevk alan! Manzaraları göstere göstere yürüyen, yürüten, yaşayan, yaşatan! Ben yaprak dereleri, denizleri içinden, bebek tekmelerimle geçerdim:) Ormanın altı üstüne gelirdi… “Buradan Arzucuk geçmiş!” diyorlardı kesin o güzel sincaplar… Anneme her baktığımda, en güzel manzaranın beni izlediğini fark ederdim… Gözleri en güzel manzarasından eksik olmazdı Annemin… En çok bitanecik kızında gülerdi yeşil gözleri…

Yapraklara sonbaharlarda böyle bulaşırdım işte…

Bugün bir vakit bulup, yapraklara koşmayı planlıyorum! O geçkin renklerin hüzünlü anlamıyla insanlaşmak öyle güzeldir ki! Yanıma bir termos kahve. Sonbahara kahveyi çok yakıştırır keyfim:) Kuşları dinleyeceğim… Kuru yaprakların üzerinden geçerken, sesi gelecek Sonbaharın… Enerjimi yükseltecek dün ve an arasında kurulan köprüler..

Eğer geçmişten getirmezsen anlarına anılarını, kendi kendinle kopukluklar yaşarsın. Hani geçmişi olmayanın geleceği olmaz denir ya. Aynen de öyle. Dününü hatırlamak, üstüne anını katmak, sağlam temellerle yükselmektir olgunluğa. Anılarını anmazsan, kaybolurlar. Kaybolan anıların, kaybolman demektir anda. Kimdin? Senin için önemli olanlar nelerdi? Hedeflerin nelerdi? Bunları unutmazsan, yönünü kaybetmezsin. Güvende hissetmek için bu çok önemli.

Güzel Eylül hoşgeldin!

Bugün Eylül kutlaması yapmak adına, yokla bakalım anılarını. Dünden getir ortaya biraz huzur, biraz sıcaklık, biraz aşk, biraz çocukluk… Bu gününde ne var ne yok hepsiyle karıştır. Lezzetini ruhuna ikram edip Eylül’ün, gülümse öyle tatlı, öyle Eylül’lü…. Sonbahar da bir başlangıç. Her mevsim kendi içinde bir güzellik. Ömrümüz gibi… Her yeni dönem, sıfırlanmak için taze bir güç verir ruha. Eskimek, yeni şeklin taze örtüsüdür ancak. Bu yüzden değişen görüntülere hüzünlenmek yerine, içindeki mucizeleri ayıklamak evla.

Hadi! Bugün kimlerle karşılaşacağım bakalım ormanda! Eylül’ü karşılama töreninde görüşmek dileği ile…

Sevgiler…

Matruşka Evler Yaratacağız! İçimiz İçimize Sığacak:)

Yeni bir gün, yeni bir hafta ve yeni bir döneme merhaba! Bugün okullar açıldı. Hepimize hayırlı uğurlu olsun. Dramatik bakışlar var bu online eğitime. Memnunlar ve anti memnunlar dolusu dünya:) Her şeyde olduğu gibi farklı fikirler var, çünkü başka başka yaşamlarla dolu her sokak, her cadde. Karmaşaya gerek yok. Ölüm kalım meselesi, gerisini teferruata bırakır diyoruz ve konuyu hooop diye kapatıyoruz! Bunaldık mavi gezegenliler olarak pandemi ve naneleri mevzularına somurtmaktan!

Şimdi evde eğitimde neler yapılabilir? Bu konu önemli! Çocuklar hangi sınıfta olurlarsa olsunlar, ekrana baka otura günler geçirecekler koca bir kış. Bu kış nasıl geçmeli? Buna odaklanmak gerekiyor şimdi. Evde eğitimde öğrenciyi motive etme yollarını keşfe çıkmamız çok şart.

Oğlum ilkokul 2. sınıfa geçti. Şu an online derste:) Ben salonu sınıf olarak dizayn ettim. Gün içinde derslerine girecek, yemek için mutfağa gidecek, eğlenmek için başka odada olacak. Yatak odasında sadece uyuyacak. Her aktivitenin başka adresi olacak şekilde düzenledim evi. Hatta yemek masasını pinpon masasına dönüştürdüm:) Portatif pinpon filesi seti aldım:) Böylelikle oğlumun kilo almasını da engellemiş olacağım, hayatına eğlenceli bir hareketlilik katarak.

Neler yapardık eskiden? Sinema, tiyatro, müze, doğum günleri partileri, hafta sonu tatilleri, çeşitli mekanlarda bir şeyler yemek içmek, doğa yürüyüşleri… Hayata dair ve evladın yaşına uygun şeyler yapardık pandemi öncesi. Şimdi ne olacak peki?! Sadece yemek yenecek, ders dinlenecek, ödevler yapılacak. Dışarı çıkmak yok. Koca kış evde!!!

Hem kendimiz hem de çocuklarımız için hepimizin kendi evlerimizde kendi dünyamızı kurmamız son derece önemli! Yaşamak için yeni bir sistem kurmamız, dışarıya çıkmadan da tüm yaşamsal ihtiyaçlarımızı gideriyor olabilmemiz gerekiyor. Peki bu nasıl yapılacak?

Filmler en kolayı. Haftanın bir gününü sinema günü yapabilirsiniz. Sinema izlerken mısırlar patlatılabilir. O gün ayrıca feast food menüler de hazırlayabilirsiniz. Pizzalar, hamburgerler, soğan halkaları ile eviniz müthiş neşelenebilir!

Tiyatro gecesi haftanın bir gününü değerlendirmek için mükemmel bir fikir. Online tiyatrolar bunun için çok başarılı. Tiyatroya gider gibi giyinip, bu şekilde vakit geçirmek harika olacaktır. Öncesinde mükellef bir yemek, özenli hazırlanmış, sanki restaurantta bir ziyafet gibi, farklı bir akşam yemeği! Hoş bir müzik fonda. Aydınlatmalar çeşitlendirilebilir. Evden başka bir yere benzesin yemek yiyeceğiniz yer, yeterli:) Hayal gücü burada devreye giriyor! Haydi sahneye hayal gücü!:)

Evde spor alanları oluşturmak da çok önemli. Yukarıda da dediğim gibi biz oğlumla pinpon oynayacağız her gün dersten sonra:) Üstelik YouTube videolarından eğitim alarak, ciddi ciddi öğrenerek:) Evde tranbolin ve barfiksimiz de var:) Arada öyle zıplayıp, tırmanmalarımız da olacak:) Antre futbolumuz da atlanmaması gereken spor aktivitelerimizden:) Hepsini ve daha çeşitlilerini sizler de yapabilirsiniz. Ve yapmalısınız!

Doğum günleri nasıl olacak? Ben oğlumun sınıfına dün bir teklif sundum. Her öğrenci için sınıf para toplayıp bir hediye alacak eğer kabul edilir ise. Bu görevde 2 veli olacak. Sınıf öğrencilerinin doğum günleri aileler tarafından paylaşılacak ve bu günleri görevli 2 veli takip edip, hediyeyi organize edecek. Böylelikle her öğrenciye sınıfından bir doğum günü armağanı gelmiş olacak. Doğum günü olan çocuğun evinde de parti hazırlıkları yapılacak. Anlaşılan saatte doğum günü çocuğu, görüntülü görüşme platformlarından biriyle arkadaşlarıyla eğlenebilecek. özel günler de böylelikle güme gitmeyecek!

Online olarak gezilebilen müzeler var. Hafta sonları için bu da arada yapılması gereken etkinlikler arasına girmeli derim. Yani çocuğun önüne bir bilgisayar koymak, yanında da kek bulundurmakla bu kış gerçekten geçmez! Hem kendimiz için hem de yavrular için hayatlarımıza renkler katmalıyız. Gün yüzü görmeyen çiçekler solar. Gün güzü sadece güneş demek değildir. Yaşamı hissetmektir gün yüzünü görmek. Bu gerekçeyle yaşamı kapalı alanlarda nasıl hissedip hissettirebileceğimizin yollarını mutlaka bulmalıyız.

Bugünkü yazım, eğitim hayatlarına evlerinde devam etmek durumunda kalan yavrulara destek amacı içeriyor. Aynı zamanda kendimize de motivasyon sağlayacak aktiviteler gerektiğini unutmayarak, elimizden neler geliyor? Bunlara bir bakmamız için harflerim bugün.

Çocuklar, hamurlarımız. Nasıl yoğurursak öyle şekillenecekler. Onların nasıl olmalarını istiyoruz? Nasıl bir Anne, Baba, komşu, evlat, dost, eş, patron, işçi olsunlar??? Hepsi bizlere bağlı! Bırak çocuğu öyle kendi kendine öğrensin, oynasın, sanal alemlere bulanıp bunalsın. Sonra da geçip karşısına de “Robot gibisin. Sesin çıkmıyor! Neden biz konuşamıyoruz?” Evet robot gibi! Çünkü sürekli çevrimiçi yaşattın onu ve hiç konuşmadınız! Konuşamıyorsunuz çünkü evet evlat konuşmayı bilmiyor! O kadar susmuş ki sen çalışırken evde ya da dışarıda…. Ya da sen kendini önemsersen, evladı unutmuşken… Susmuş…

Bir evin yuva olabilmesi için o eve ve içindekilere yürekli emekler vermek gerekir. Orada kaç kişi olduğunuz önemli değil. Çok ya da az olun! Yeter ki aile olun! Önemli olan hayatın getirdiği her şeyin iyi bir tarafını görebilmek. Önemli olan hayatın verdikleriyle muhteşem şeyler yapabilmek. Bu dönem dış dünya tehlikeli. O zaman içte güzel dünyalar inşa edebilmek önemli olan.

Bu günlerin telafisi yok! Geçen zaman geçiyor çünkü. Nasıl geçtiği, nasıl izler bıraktığı, ilerleyen günlerde anlaşılabiliyor. Ve işte orası, dönülmez akşamın ufku! Bu yüzden geçen zamanı sadece harcamak değil yaşamak gerek! Yaşamak, anın gereklerini en özenli haliyle yaşayabilmek. Evde yeni partiler uydurmak belki? Belki bir dürbün alıp kuşları izlemek? Belki videolar çekip haftanın en ilgi çekenleri diye onları güle oynaya izlemek:) Bilemiyorum? Hayatlarımızda eksik hissettiklerimizi, güzel yenilerle doldurmamız gerekli…

Hepimize harika bir eğitim dönemi diliyorum. Öğrenmek önemli. Ama neyi öğrendiğimiz hepsinden daha çok önemli. Mutsuzluğu öğrenmemek için çabamız çok önemli. Evlatları yoğuranlar bizleriz. Her şartta umutlu olmak, dolu dolu yaşamak, imkansızların olmadığı, aslında sadece yön değiştirip başkalaşmakla, yeni imkanlar yaratılabileceğini öğretmeliyiz onlara. Eğer bizler de bilmiyorsak, öğrenmeliyiz bunları onlarla…

Yarın çok yakın. Sonraya bıraktığımız dağlarımız hep içimizde. Yarın geliyor ve o dağlar ulaşılamaz oluyorlar iyice… Zaten sonraya bırakılan her şey, soğumuş bir yemek gibi bir süre sonra tadını kaybediyor… Yani sen o şeyi yapana kadar, içindeki hevesin kaçıyor… Yarına bırakmak zorunda olduğumuz şeyler elbette var. Örneğin seyahatler. Dostlarla kocaman sofralarda buluşmalar gibi… Ama evlat, yarına bırakılacak bir şey değil. Onlar için yapılması gerekenler, yarınlara ertelenemez! Eğer bir robotla konuşamamak istemiyorsak tabi…

Tekrar harika bir gün, hafta ve eğitim dönemi diliyorum hepimize!

Daima, sevgilerimle……

İşaretçi Geldiii! İşaretlerim Vaaar!:)

Uyandığında, film kaldığı yerden devam eder. O yüzden filmi hep iyi yerde bırakmaya gayretle yaşayacaksın. Yüreğine batmayacak sabah, uyandığında. Göğün sana ait olduğu bir dünya kuracaksın kendine, ağzında pas tadı olmayacak içtiklerinden ve sustuklarından. Sabaha bir çiçek gibi açacaksın, rengarenk ve mis kokarak. Arılar sende hayat bulacaklar. Verimli olacaksın yaşama. Yaşamak bereketli olacak ruhunda.

Çarşafların gibi yatakta kalmayacaksın geçlere kadar. Buruşmayacaksın geçen saatlerde yaşamayarak, açılmak için bir ütün yokken..! Kahve de anlatıldığı kadar işinin ehli değil, tütün de! Sanıyorsun ki bunlar ve diğerleri çaredir, daha iyi hissetmeye hem de belki kahvaltı öncesi. Bunlar açmaz seni! Ruhunu ferahlatmaz, yaşatmaz! Çare denen şey asla yanlış yerde dolanmaz, yanlış zamanda bulunmaz! Çare güzeldir. Güzeli çirkinde aramayacaksın! O doğru yol önüne, yan yollardan giderek çıkmaz asla!

Bu sabah yeni bir hikaye yazacaksın! Uyandığında mutlu hissedeceğin bir günü yaşamaya ayılacaksın. Düşünmeden hem de! Bazı yollardan dönmesi kolay değil, evet. Ama farkında olmak ve niyetine girmek en asıl mesele. İşte tam da burası, tuşa basma noktası! Ve o tuşa bir defa bastın mı çarklar dönmeye başlayacak senin için! O çarkın dişlileri arasında yok olacaklar hoşuna gitmeyenlerin an be an. Onlar gittikçe sen geriye geleceksin. Sen kendine geleceksin. Keyfin yerine gelecek. Sana uymayanlar bittikçe, sen tamamlandığını hissedeceksin.

Hayatının hikayesini sen biliyorsun. Çok eski bir nüfus kağıdın olabilir. Hasta olduğuna inandırmaya çalışan tahlillerin dosya dosya karşıdadırlar belki? Aşkın sana çok uzakta kaldığını sanabilirsin. Çocukların vardır ve hayata vaktinin olmadığına inanabilirsin. Boşanmışsındır ve heyecanlarının öldününe eminsindir? Bilmiyorum ki aslında herkes olduğu yerden genelde memnun değildir. Ne desem mutlaka isabet kaydedecektir harflerim, hayatının bir yerine..? Çünkü bu dünyanın kuralı bu. Olana da olmayana da pişman hissetmek sanırım insanın kaçamadığı kederi..!

Bu yüzden hayatları birbiriyle mukayese etmek doğru değil! Kınamak, sınamak, hak vermek, vermemek büyük bir hata! Sen katil olmadan, bilemezsin katil olmayı seçmenin ne demek olduğunu? Bilemezsin sen aldatmadan, aldatmanın neler hissettirdiğini? Sen çirkin değilsen, kıskanmadan yaşamak ne demek boşa anlatırlar sana. O kompleksler hep senin kafana kafana yağarken, öz güven veremez bir danışman 30 dakikada… Asıl mesele; “Zaten sana ne bunlardan!” Sen kendini bulmaya bak. Katil olma, sana güzel diyene gülümse, aldatanı boşver! Sen kendini temiz ve huzurlu tutmaya gayret et. Ve her neresindeysen hayatın, bunu şu an hazmet. Olan oldu. Olacak olanı yönet!

Bu sabah eğer güneşe karşı gerinen bir kedi kadar mutlu uyanmadıysan? Yüzünde saçma bir gülümsemeyle dişlerini fırçalamadıysan? İçinden yapmak istediklerin akmıyorsa? Kilo almış ve ağırlaşmış hissediyorsan? İştahın yoksa ve yemek yemeğe bile üşeniyorsan? Hayatta var olma nedenini bilmediğinden eminsen? Yalnızsan kalabalıklı ya da kalabalıksız..? Mahkumsan? Fakirsen?

Hepsini düzeltebilirsin bu sabah!

Tüm gün sadece yaşayarak, kendini yeniden yazabilirsin, inan! Kendine inanırsan, elindeki iğne koca bir inşaat kepçesine dönüşecek ve sen o kuyuyu değil, o vadiyi kazabileceksin! Sen öyle güçlü bir yaratıksın ki sadece düşünerek dahi evreni değiştirebilirsin! Bunların hiç biri şaka da değil laf olsun diye de değil.

Bak düşün!

O bardağı yerinden oynatmazsan, o sehpanın üstünde kalır. Her sabah kalktığında o sehpada duran bardağa bakıp kızdığını ve üzüldüğünü düşün. “Yine orada!”, “Yine kalmış sehpada!”, “Neden orada?!”, “Keşke orada olmasa!” İstediğin kadar söylen, kendine ve evrene kız, bağır, ağla, kapat kendini dünyaya. Değişir mi birşeyler? O bardak kalkar mı yerinden çizgifilmlerdeki gibi bir sihirle? Ormandan bir iyilik perisi gelip büyü yapar mı?! Seni o baloya gönderir mi ya da prense dönüşür müsün hem de sarayları olan yakışıklı bir prense?! HAYIR! Peki, ne olacak şimdi?

Al o bardağı ve mutfağa götür!

Hayatımızdaki herşey aslında bu kadar. Hoşuna gideni al! Hoşuna gitmeyeni at! Her şeyin yerli yerinde olması, tam olarak bu. Yani sen eğer hislerini üzen ve mutlu eden şeyleri olması gereken yerlere koymamışsan, o evi, o ofisi ya da arabayı, boşa toparlayıp, düzenleyip ışıldatıyorsun!

İstediklerin yanında, istemediklerin uzağında olduğunda, her şey yerli yerini alacak! Böylece takıntıların, komplekslerin, depresyonun kökten şekilde iyileşecek. Dürtülerimiz bizi sürekli yorar eğer düzenli değillerse. İçimizde olanla olmayan savaşı, bizi mağlup eder eğer bir düzene girmezlerse. Sabah kalktığımızda hissettiklerimiz bunun delilidir.

Kendini iyi hissetmek, sadece mutlu hissetmek değildir. Asıl kendini iyi hissetmek, kendine iyi bir şekilde kulak verebilmektir. Kendini iyi hisseder yani iyi anlarsan, iyi olursun, iyi uyanırsın.

Bu sabah kalk ve kendini son kez hüzünlü hisset lütfen. İstediklerin ve istemediklerin netleşsin. O kadar gerçekçi ol ki hiç düşünmek istemediklerin bile karşında sana dil çıkarıyır olsun:) Dünyadaki en beceriksiz, en akılsız, en suçlu halini al rahatça! Yüzleş kendinle. Ama bu sabah bu son olsun. Lütfen… Aynı anda ilmik ilmik dokumaya başla gelecek günlerini. Atacağın adımlarını hazmet bu sabah. Gireceğin savaşları ve zorlukları hesapla. Göğsünü şöyle güzelce ger! “ Hazırım!” de, YAŞAMAYA! Her şeyi göze al bu sabah. Göze alamayacağın tek şey, hayattan vazgeçmek olsun!

Asla yalnız değilsin.

Senin gibi hissedenlerle dolu bir dünyadasın, bil! Bu sana evrenden bir mesaj. Yaşam, işaretleri takip edebildiğin oranda keyifli bir oyundur. Sadece güneş doğar sonra ay doğar değildir gün. Gün, içi mucizelerle dolu çok değerli bir armağandır insana. Yapman gereken tek şey, bu armağanı kabul etmek ve günün kıymetini bilmek. Her ne halde olursan ol, bil ki senden daha iyi ve daha kötü halde olanlar hep var. Ve eğer olduğun şeye sahip çıkarsan, bereketle dolarsın. Şans o andan itibaren, seninledir ve sen bunu hep hissedersin. Olana ve olmayana inançla gülümser ve kendini gerçekten iyi hissedersen, varlıkla hiçlik arasındaki dengeyi keşfedersin. Denge huzurludur…

Dünyanın en huzurlu sabahlarında yürek yüreğe hissetmek için…

Uyan!

Ve

Yaşa!:)

Dümensiz Göl Sahası…

Bir saldasın. Sazdan samandan bir sal. Elinde sadece 1 tane kürek var, çok uzun. Gölün orta yerindesin. Manzaralar masallaştırıyor olduğun yeri. Göl uyuyor. Kendisi ayrı güzel, göğün ve ağaçların yansımaları ayrı güzel. Duruyorsun sal üzerinde. Otururken, birden kendini bırakıveriyorsun sandalın ortasına. Sırt üstü izliyorsun göğü. Kuşbakışı izlediğin yerlerden daha güzel bu sırt üstü bakışı. Göğün derinliklerinde sanki hipnotize oluyorsun. Şimdi suya daha yakınsın. Gölün güzel kokusunu içinde hissediyorsun. Gölün kokusu ki içinde orman saklıdır.

Öylece yatıyorsun bir süre. Sal hiç bir yöne meyilli değil. Gideceğin bir kıyı da yok. Eşyalarını bıraktığın ya da evinin önün bir kıyı yok. Öylece duruyorsun. Güneş var ama akşamın üzerinde… Sana değil, ağaçların arkasına dokunuyor şu vakitlerde. Öyle de güzel bir ışık şöleni oluyor ki doğada, oooof! “Göğün yüzü de kızarır azdan.” diye düşünüyorsun. Sivrisinek saatine gelmeden, salı bir tarafa çekmek gerektiğini hatırlıyorsun aynı anda! Doğruluyorsun yerinden. Yüzünde hiç bir ifade yok. Ne tahvil öneriyorsun ne altın. Ne ev satıyorsun ne limon. Ne adres tarif ediyorsun ne de takımının yenilmesinin resmiyet kazanmasına 30 saniye kalmış. Yüzünde boş bir duruşla, dünyadaki belki de en büyük lükslerden birini yaşıyorsun. İfadesizlik özgürlüğü de büyük bir özgürlüktür…

Telefonunu şarj ediyorsun. Arabana benzin koyuyorsun. Çiçeklerin var belki ve onları suluyorsun. Kedin, köpeğin varsa yine onların ihtiyaçlarını gideriyorsun. Senin de bu günlük şarj yerin bu sal işte. Şu an şarj oluyorsun. Hem de ömrü hayatında hiç olmadığın kadar..

Ömre ömür katanlar azaldı artık. Ömür törpüleri yükseldi de yükseldi. Şimdi şarj alanlarına aşırı bir ihtiyaç var. Anne, baba yani yakın akraba bile uzak olmuş. Covit öncesi zamansızlıktan kimseyle görüşemeyenler, covitte evde canı sıkılınca hatırladı anasını, babasını, kardeşini. O da hatırlayan hatırladı. Daha hatırlayamayanları da var ben tanıyorum hatta bir kaçını….

Ama tükenmişlik sendromlu oldular. Ektiğin biçeceğindir ya hani. Şaşılacak bir durum yok. Sen olman gereken yerde olmazsan, bulman gerekenleri de bulamazsın bu dengede. İnan herşey mutlaka dengede. Adalet bir şekilde sağlanıyor. Ya vicdanınla ya da gerçekten daha somut oluşlarla cezanı buluyorsun ya da mükafatını alıyorsun hayattan.

Salda doğrulup gülümsedin. Tüm zerrelerin bayramda ve sen oldukça afiyettesin. Şarj oldun. Artık trafikmiş, covitmiş, anlaşamadığın hane içindeki ya da içindekilermiş. Bu liste uzar ha uzar(!) Artık hepsi önemsiz. Sevmeye ve yaşamaya gayet hazırsın artık. Herhangi bir kıyıya dalıyor gözlerin. Yüreğin o yöne gitmeni söylediği andan beri, gelinciklerin kırmızısına doğru yol alıyorsun gölde. Çok anlamlı manzaralar var her yerde. Sen hepsine bakıyor ve hepsiyle gülümsüyorsun güne. Varıyorsun kıyıya. Bir yalnızlık hissediyorsun tam da bu anda…. Sal.. Öyle güzeldi ki insan bunu konuşmak istiyor biriyle…. İçinde bu yoksullukla, kıyıya çıkıyorsun.

Seni o an bir gülme alıyor. Orman kahkahalarına kulak kesiliyor. Cırcır böceği bile ara veriyor cırcırlarına. Anlamak istiyor denge. “Ne oldu burada?!” Düşsen, sana gülecek biri yok diye gülüyorsun sen… Bunun hemen bitişik komşusu da ağlamak sette! Ama sen berbere giden bir cinsiyetsin diye, ağlamıyorsun… Zaten yeni şarj olmuşsun. Ne gerek var pili bitirmeye şimdi…

Eve doğru gideceksin. Ev şehirde. Hava da kararmaya başladı oldukça. Aslında buralarda uyumak istiyorsun. Ama nerede? Tek başına olmak, tehlikelidir hep. Bir şey yesen, dokunsa, seni kim götürecek doktora? Kim “Yeme bunu!” diye uyaracak? Yalnızlık sadece gün batımında ıssız olmak değil ki…

Göze alıyorsun riskleri ve yürümeye devam ediyorsun ana yola doğru. Oradan bir araç geçer ama sen otostop tabi ki çekmeyeceksin. Şöförü arıyorsun. Kiralık araban geliyor. Biniyorsun arabaya ve koltukta seni bekleyen telefonuna elini uzatıyorsun. Danışacaksın, yakınlarında nereler var uyumalık?

Bavulun yok. Sadece paran var. İyi bir yer buluyor ve odana geçiyorsun. Soruyorlar, yemek, içmek gerekli mi? Sen sadece odana çıkıyorsun, rahatsız edilmek istemediğini söyleyerek. İçinde bir huzur. Aracın ve şöförün de seninle bu gece. Şöför arkadaş da başka bir odada sayende tatil yapıyor. Eve gidesi olmadığını anlıyor ve teklif ediyorsun, şöför bayramlaşma hissinde sana teşekkür ederek kabul ediyor bu gecelemeyi.

Pencerenden ay görünüyor. Ay seni hissediyor, yıldızlar buna şahitlik ediyorlar yana yakıla. Serin bir yaz gecesinde, uykuya bırakıyorsun kendini. Artık kontrol sende değil. Tüm elektrikli cihazların kapalı. Organik bir uykuyla büyütüleceksin sabaha dek. Ve sonra da şehrin yolunu tutacaksın tıpış tıpış yürüyerek. I yol tutulacak ama şehre dönen sen, başkalaşmış olacaksın. Bunu hep yapmaya karar vereceksin. 10 yıl sonra aynı yere geldiğinde, kendini hayıflanırlar bulacaksın… O zamanlar bu kıyılar boştu diyeceksin yine kendi kendine. Dedene benzeyeceksin..!

Şarj olmayı unutursan, tükenirsin. Tükenirsen, kendine ve seni sevenlere hayrın olmaz. İşte bu dünyanın en büyük egoizmidir. Kendini kendin için değilse bile başkaları için var etmen gerektiğini asla unutmayacaksın yaşarken. Yaşadığına değecek bir hayatı yaşamayı seçeceksen tabi…..

Yaşam Sal!

Sabahlığını giymiş güne, kocaman bir gülümsemeyle, doğuyorum. Bugün de yaşamak için sebeplerimi topluyorum ruhumun bereketiyle, her manzaradan. Selam veriyorum zamana. Gelmiş ve geçmişliğiyle zamanın, barış imzalıyorum bu sabah da. Eksilmişleri dünyanın, dünyamın dengesini bozmuş olsa da biraz, sonsuzluğumla hayatta duruyorum. Sonsuzluğum sadece dünya ile sınırlı değil benim ve gidenler, gerçekte gitmediler bu yüzden. Dünya bilemez benim kadar. Çünkü dünya sonsuz değil. Onun varlığı, sadece benim varlığım kadar…

Günaydın kahvesine aşk katan aşık! Günaydın, kavga dövüş uyanan o bunalım cephede, boşanamayan..! Günaydın, hatalarının parmaklıkları ardındaki yorgun yürekli, mahkum..! Günaydın, iyi olmak isteyen şifa dualarıyla ıslak sabahında, gökkuşağı olan, iyileşen! Günaydın çocuk! Günaydın, yaşlanmış yıllarına bakan tazecik delikanlı ve genç kız! Günaydın, işsiz ama güçlü! Günaydın, cebinde akrep besleyen var yemez fani!

Hepimize günaydın!

Daha daha neleriyle karışık sokaklara çıktık yine. Ya da evinde misin? Nerede dokunuyorum şu an sabahına? Hiç bilmiyoruz birbirimizi. Acaba şu an neye ihtiyacın var en çok? Korkmamaya hepimizin çok ihtiyacı var. Bu cepte! Evet. Keşke eskisi kadar özgür olabilsek… Yere düşen o kitapları artık alabilir mi tesadüfen tanışmak üzere olan aşıklar? Ne aşkı! Kitaplar düşmüş, el alem ile çarpışma bile gerçekleşmiş! Cinnet çıkar arada çıksa çıksa… Ah… Aşkın doğal akışı bile bozulmuş durumda, iyi mi…?!

Aşıklar…

Geçen gün onu düşündüm. Lise aşkları da bu Covit yaramazıyla birlikte güme gitti…. Sistem değişti artık. Online eğitimden bahsetmiyorum sistem derken. Gıg geldi artık!!! Artık aşk nasıl var olacak? Ben işin oranındayım. Lisede aşık olmayan, bir daha gerçekten aşık olabilir mi bilemiyorum? Lise sadece üniversiteye zıplanan tramplen değil! İlk büyümek, ilk hissetmek zamanları insanın. İlk aşkın kalbe hücum ettiği muhteşem bir yer lise! Şimdi nasıl olacak? Alpay bile şarkısını yapmış yıllar önce ne güzel… Eylül… Eylül, liseli aşıkların vuslatıydı bir zamanlar….

Yoksa sen hiç lisede aşık olmadın mı? EYVAH!

Sahi. Aşktan ne haber? En son ne zaman uçarcasına yürüdün yollarda? Valla aşk uçurur. Klişe de olsa her aşık o giduyhuyu içinde mutlaka yaşamıştır. Ha eğer o yollar senin uçarcasına hallerinde hiç gidilmediyse… Sen hiç aşık olmadın, bana İnan! O telefona yüreğin hoooop halde bakmalarından ne haber? Kendini bir başkası için önemsediğin anların sana ne kadar uzak ya da yakın? Aşık mısın şu an? Aşk ne peki? Aşk! Diyorum ya aşk, lisedir bana göre… Şiirdir, şarkıdır, dolu dolu bakmaktır, dans etmektir, hayal kurmaktır….

Dünyaya yeniden gelmek gibidir aşk.

Yaşamak için sebepler derim hep. Bu sebeplere bir bakalım. Hayatın neresinde olduğuna göre sebeplerin değişir. Belli bir döneminde eğitim sorumlulukların vardır. Sonrasında kariyerini planlaman gerekir. “Evlenmezsen olmaz!” kısmı, tam bu aralarda duyulmaya başlanır! Evlendin, sırayı “Çocuklar nerde huuuu?!” alır. Ve çocukların doğuşuyla zaten kendini tekrar etmeye başlarsın. Yani kendi geçtiğin yolların projeksiyonu tutulmuş olur ömrüne. Bir tarafta ufaklığın, diğer tarafta Anne ve Baban… O ne yapsa anlatırlar, “Sen de böyleydin… Aynı sen işte!” diye diye… Birlikte zamanı tekrar edersiniz aile büyüklerinle… Onlar için bu tekrar 3. ye gelmiştir hatta. İşte bundan “Torunun tadı başkadır.” derler…

Peki yaşama sebebi demek, sorumluluklarımız mıdır?

Yaşama sebeplerimiz ile yaşama güçlerimiz aynı değildir. Bunu hep karıştırırız. Sebepler biraz da sorumluluk yani zorunluluklarımızdır. Ama yaşama güçlerimiz, içimizden gelip sevdiğimiz her şeydir. Şimdi buna göre sen nasılsın? Yaşama sebeplerini besliyor mu yaşama güçlerin? Yaşama gücünü besleyen nelerin var? Aşk! İşte bu noktada en güçlü besin kaynağıdır:) Ama tabi gerçek aşktan bahsediyorum.

Gerçek aşk? Nasıl bişey peki o?

Onu da başka bir yazıya bırakıyorum:) Şimdilik güne akalım bakalım:) Ve gün akarken de düşünelim. Sorumlulukları besleyen yaşama güçlerimiz? Yaşama güçlerimizi besleyen nelerimiz? Var?

Var mı? Yok mu?

Var mısın? Yok musun bu dünyada? Çünkü var olman gerçekten yüksek yaşama gücüne bağlı.

Acil tarafından yaşama gücü bulunaaaaa!:)

Yaşamak İste! Hayat Seni Çağırıyor! Ben Sadece Bir Elçiyim! Ve Seni Seviyorum!

Az önce bir blok yazarına yüreğimden dökülenleri gönderdim. Kendisi Covit ile mücadelede şu an hastanede. Tarifsiz duygular içinde olduğunu hissedebiliyorum. Ve ona şifalar diliyorum. Tüm hasta olanlara acilen şifalar diliyorum. Geçen sene canım Annem 4 Eylül’de ameliyat oldu… 1 yıl olacak 9 gün sonra… Zaman çok hızla akıyor…

İnsan bilemiyor zaman nereye akıyor…?! Güzeller güzeli Annem ameliyattan çıktı ama sonrası…. 4 Eylül 2019’da ameliyat oldu, 1 Nisan 2020’de hayata gözlerini yumdu….. Hastaneleri 1 yıl boyunca yol ettik… Orada olmak, o psikoloji, çok net biliyorum ki çok zor….. Bu konuyu özellikle yazacağım başka bir gün. Çok daha detaylı… Faydam olabilir belki okuyanlara diye… Yoksa matem kısmı zaten hep içte… Anlatıp da evrene karanlık salmaya hakkım yok… Herkes iyi hissetmeli hem de bir an önce!

Güzel yürekli blok yazarına içimden gelenlerle şifalar diledim… Ve yazmak istedim bu gece bu konu çerçevesinde. Genel olarak hasta olan herkes için yazmak istedim yani. Yukarıda paylaştıklarımın sebebi de hani boş keseden atmadığımı bilmenizi istediğimden yazıldılar… İnsan sinir oluyor çünkü, hiç yaşamadığı bir şey hakkında seni anlamayan birini dinlerken ya da okurken… Ve şu bir gerçek ki insan asla o şeyi o her ne ise yaşamadan asla bilmiyor… İstediği kadar empati yapsın.

Merhaba…. !

Lütfen yüreğinle oku beni… Şu an hastasın dediler sana. Kim bilir adı ne hastalığının? Covit şu sıralar en popüler sebep…. Bir tek sen biliyorsun neler çektiğini. Bu doğru. Bir de seni çok sevenler biliyorlar, senin için üzülmenin, seni merak etmenin ne olduğunu… Bildikleri bu… O acıları sadece sen çekiyorsun….

Peki neden hastasın? Bunu hiç düşündün mü?

Asla her yerde duyduklarını ısıtmıyorum şu an. “İyi hisset, bas gaza, hadi yaşa!” Aslında evet kök bu ve olması gereken de bu. Ama bunalma, boş laflar söylemeyeceğim… Şu an korku dolusun biliyorum. Acıların mutlaka var. Bak. İnsan, yaşamak istemediğinde hasta oluyor. Şu andan 5 yıl geriye gider misin lütfen. Nasıl geçti bu yıllar? Olumlu? Olumsuz? Ama dürüst ol. Aslında çoğu zaman hayatlarımızı değiştirmediğimizden, herşey yolunda rolü yaparız kendimize ve herkese. Kendimize sürekli şunu deriz” Ya ne var ki o kadar sorun edecek? Aslında o kadar da kötü değilim!”

Bir insan eğer “ O kadar da kötü değilim. “ diyorsa, emin ol gerçekten kötüdür.

Çünkü kötü olma halinin bir “kadar” miktarı yoktur. Eğer kötü olduğuna inandığın bir şeyler varsa bu seni hasta etmeye başlar! Nasıl mı? Yaşam enerjini düşüre düşüre. Ruhun bir enerji ve bu enerji eğer düşmeye başlarsa risk başlamış demektir. Önce ufaklı tefekli aksilikler başlar hayatında. Ama her anlamda. Ters gider işte bir sürü şey. Arabayı yıkarsın, yağmur yağar, en bilindik bahtsızlıktır hani.

Neden peki?

Çünkü frekansın öyle titreşir. İçindeki olumsuzluklar, olumsuzlukları bulur. Hani “Uyuşmadan buluşma olmaz. “ burada devreye giriyor işte. Sen, sana benzer ya da düşüncelerine benzer herşeyle muhattap olmaya başlarsın. Ve bağışıklık sistemin alarm vermeye başlar. Anlarsan ne ala… Müdahale şansın artar tabi… Ama anlamazsan işte o noktada kronik bir hastalığın içinde oluşmaya başlar. Kanser denen şey de böyle oluşur vücutta….

Herşey yaşamak istemenle alakalı!

Eğer sen kendine sahip çıkarsan, enerjin yüksek olur her zaman. Covit dahil olmak üzere herşeyi vücudun yener! Ama işte yaşamak istemen önemli. Herkes yaşamak ister. Şu an sen çok istiyorsun biliyorum. Ama ya için???? Gerçekten yaşamak istemen için önce seni hayattan soğutan nedenlerinden kurtulman gerekiyor. Birşeykere üzülürken Ya da bunalırken, yaşamak istediğine inanmazsın. Konu tamamen bu! Elinde maddi manevi gücün varsa elbette kurtuluşun daha kolay. Ama ya paran yoksa, köklü değişimler yapacak kadar?????

O zaman lütfen kendine çok daha fazla yardımcı ol!

Sen çıplak doğdun! Gidenleri de çıplak gömüyorlar toprağa. Yak gemileri, at kendini dünyaya! Çık o kaostan! Bunların hepsi gerçekten duyduğun duyabileceğin en mantıklı cümleler. İnsanlar sana derler “ Ne yersin, ne içersin nerde kalırsın?” “Bu saatten sonra olur mu?”, “Bu yaşta olur mu?”, “Cebinde paran yok bu halde olur mu?”, “Çocuklarınız var olmaz, sakin!”, “Sen ona aşıksın, onsuz yaşayamazsın!”, “O seni aldattı, nasıl affedersin!”, “Gidemezsin! Senin köklerin burda!”, “Bu işi bir daha bulamazsın!”, “O işe girme! Ya batarsan?!”

İnsanlar susmazlar! İyi niyetten ama sussalar keşke…

Senin yol haritanı çalarlar, zamanını, yenilerini, heyecanlarını, en önemlisi de kendine olan güvenini çalarlar… İyilikten hep… Ama en büyük kötülük aslında bir insana, ait olmadığı bir dünyada yaşanmasını dayatmaktır… Ama hepimiz sadece bunu yapıyoruz yakınlarımıza ve kendimize… Bütün derdimiz “garantide” olmak… Ne garantisi! Hayat garantin ne olacak! Sen üzüldükçe, sen kendini hırpaladıkça, sen senden geçtikçe ne olacak?! Kaybetmek bu! Yaşam enerjini kaybettin mi tamam! En kısa zamanda alırsın eline reçeteni… Artık derecene göre tedavilerin planlanır…

Lütfen şu an… Lütfen… Yaşamak iste….

Hastalandın. Hikaye böyle aktı ve sen “ Tamam!” dedin. Pes ettin! Şimdi bunları yaşama sebebin bunlar. Ayrıca sen hasta falan değilsin! Sadece hayatla aranda bir küskünlük var. Evet intihar etmedin. Ama hasta ettin kendini! Bu da bir kendini yok etme mekanizması ürünü. Yani kendinden baz geçme güçsüzlüğü… Yani yaşamak istememenle alakalı…..

Yapman gereken en önemli şeyi hemen yapmalısın!

Ne yaşadıysan ve ne yaşamadıysan, hepsini bırakmalısın. Ama gerçekten bırakmalısın. Olan da olmayan da “hayırdandır” demelisin ki bu gerçektir. Sen olman gereken yere gidiyorsun. Sebepler bundan var oluyorlar. Eğer sen inat ediyorsan gidişata, o zaman sağlığın bozuluyor. Çünkü kaderin ve enerjin aslında “ İmdat” diyor o anda!

Lütfen bu gece her kötü haline rağmen tüm yüreğinle, büyük bir inançla dua et. Acıların olsa da gülmeye çabala. Sen iyi şeyler söylersen ve gülersen, sebeplerini vücudun oluşturacak. Başına iyi şeyler gelmeye başlayacak. Dominoyu olumsuza sen çevirdin. Bu güç sende var. Şimdi her ne yaptıysan, onun tersini yapacaksın. Bu kadar basit. İnan bu mümkün!

Eğer sen yaşamak istersen, ruhun bedenini iyileştirmek için yükselecek büyük bir enerjiyle. Frekansının düzeldiğini, zaten tedaviye yanıt verdiğini söyleyecek doktorlar. Sen anlayacaksın. Lütfen hemen yap bunu. Şu an! Öyle uzun zamanlar almıyor iyileşmek. Kendini daha iyi hissettiğin anda döngü başlıyor. Asla bunun tersinin olmasına izin verme!

Frekansını yükseltecek şeyler yap!

Sana ne iyi geliyorsa bunların hepsi senin frekansını yükseltecektir. Sevdiğin şarkılar, sevdiğin insanlar, yemekler, filmler, seyahatler, kitaplar ohooo öyle çok şey var ki?! Sana hangisi iyi geliyorsa onu yap ya da düşün. Düşünmek de yapmakla aslında neredeyse aynı şey. Beynine bunu gerçekten ful algı ile yansıtabilirsin, beynin o yansıttığın şeyi gerçek algılıyor ve ona göre salgılamaya başlıyor hormonları ve her şeyi.

Hücreler ona göre çalışıyorlar. Mesela Kanser. Kanser hastalarında bağışıklık hücreleri kötü hücreleri tanımıyor. Tanısa yakacaklar kötüleri. Ama göremiyorlar. Resmen kör oluyor bağışıklık hücreleri. Reseptörler çöküyor. Sanki kanser hücresi rüşver veriyor savaşçı hücrelere! “Hey beni görmediniz tamam mı! Alın şu çorba parasını bakiiim!” Ama böyle gibi birşey okuyor… Gülmesi kolay… Ölmesi zor… Yaşamak ise en kolayı! İste! Tamamdır!

Hasta “güya” iyi olmak istiyor. Aslında çok istiyor tabi. Ama gamlı baykuşlar iyileşemezler..! İyi olmak için, iyi olmak gerekir! Bırak kötü kederli her şeyi..!

Bırakmaz isen frekans yine hep düşük olacak… Neden mi? Onca negatif şeyin üstüne bir de hastalığın getirdiği olumsuz duygular eklendiği için, bir türlü motivasyon oluşturamayabilirsin yaşamaya dair.. Bu sarmal böyle devam etmesin! Bil ki sen yaşamak istersen, mucize denen şey devreye girer! En kötü hasta bile iyi olur ki örnekleri tüm dünyada var. Yeter ki vazgeçme yaşamaktan! Hayattayken hepimiz için çeşitli farklı yollar var. Belki de mücadeleden yoruldun. Ama düşünsene belki de en zorlu sınavları geçtin ve artık rahata ermek vakti. Bunu kaçırmak isteme… Bu adaletsizlik olur çünkü…

Şu an her ne ile mücadele ediyorsan, lütfen hayatı severek mücadelene destek ol!

Biliyorum. İnsan bazen iyi bir sebep bulamaz o an. İyi hissetmek için tüm sebepler yoktur! Hiçtir! O zaman o an sadece olmayanı hayal et ve ona İnan. Hayaller, her zaman en iyi acil çıkış kapılarıdır emin ol. Hayallerine tutun. Göreceksin hepsi geçtiğinde, kendinle gurur duyacaksın bunu başardığın için. Sen çok güçlüsün. Çünkü insan çok güçlü bir organizma. Zaten iyi olmak üzerine çalışan bir sistemin var. Sadece üzülmek ve çeşitli olumsuz duygular, istop ettirmek istiyor. Hastalık denen şey tamamen bu.

Covit de buna dahil! İnan dahil!

Lütfen iyi hisset. Lütfen yaşayacağına inan. Lütfen hayata geri döndüğünde yapacaklarını düşün. Planlar yap kafandan. Asla kötü bir son düşünme. Eğer süreli aklına sadece bu geliyorsa, sesin kargadan beter olsa bile şarkı söylemeye başla. Yeter ki o düşündüğün şeyi gerçek olması için sürekli düşünmüş olma… Diyorum ya ne düşünüyorsak onu gerçekleştiriyoruz bir şekilde. Lütfen…

Şu ana kadar her ne olduysa oldu. Bundan sonra temiz ve sağlık dolu bir sayfada, hayatının en güzel en anlamlı zamanlarını yaşayacağına inandır kendini ve yaşa. Frekansının yükselmesi için ayrıca gül kokusu da çok etkili. Al avuçlarına hayatı ve gülün kokusu ruhunda gezinirken sen şifalan. Ama hepsini güzelliklerle hayal et. Lütfen inanç…

Cüvit de geçecek. Tüm kronik hastalıklar zaten tarih olmak üzere. Ve dünya her zaman sevgiyle güzelleşmeye devam edecek. İçine saldığın o keskin sirkeleri çöpe dök. İçini yıka. İyiliklerle yıka içini. Ağlayarak yıka. Severek evreni, yıka içini. Ruhunu aydınlat. Ve sabaha iyi olarak uyan her sabah. Ne halde olursan ol, iyi olarak uyanmayı asla ihmal etme. 2 defa yalancı olursun kendine ama 3. ye emin ol dediğin başına gelir.

Seni seviyorum.

Güzel ve hassas yüreğin seni bu hallere getirdi. Şimdi o güzel ve hassas yüreğini sevgiyle sar ve inançla ruhuna emret. BEN YAŞAMAK İSTİYORUM! Hadi! Harekete geç! diye!

Blok yazarı can ve tüm hasta olmuş canlar… Hepşnize acilen şifalar diliyorum… Lütfen bu yazımın altında hastalığını yenmiş güzel canların haberleri olsun bol bol. İyileşince bana haber ver hem de hemen o an. Lütfen…

Haydi hepimiz Allah’a emanet olalım… Ben Allah’a inanıyorum. Senin inancında her ne varsa sen de ona emanet ol. Yeter ki yüce bir enerjinin varlığına tüm zerrelerinle inan. Aşk hep ve her zerrende. Yeterki sen bunu hemen hisset. Herkese iyi geceler…

Sabaha şifalanmış olarak uyanmak üzere…!

Ah’latmaaaa!

Savaş da çıkarsa, işte o zaman tüy dikmiş olur 2020! Dal düz girdim konuya çünkü nefes nefese bir halde yazasım geldi. Gerçi savaş stratejisti değilim. Ve eğri doğru kısmına asla da dokunmayacağım. Korkudan değil bu dokunaksızlığım. Bir tarafı burarım, taraf sahibi olurum diye değil asla. Ruhum kaldırmıyor hiç bir çatışmayı bu aralar. Malum zaten bir virüs paranoyası içindeyiz aylardır. Dahası diyorum ki kalsın, aman!

Amaaaaa yani bu gerilim artık bana da sirayet etti. Haberleri açmıyorum. Gerçekten:) Dünyadan haberim yok. Haberim olsun da ne olsun?! Ne olacak? Al işte dün akşam açtım tv’yi bir maç izleyeyim dedim dişi Kartal olarak! Boyunuzun ölçüsü elimizde, buyurduk uykuya… Fanatik denilemez bana ama 30 dakikada 3 gol yenir mi bre kardeşim ya! Neyse maç hakkında da yorum yapmayacağım! Açmıyorum işte şu tv denen sinir şeyi! Ama haberler bir şekilde bende! Eş dost görüntülü ya da sesli iletişimde zaten maşallah herşeyi anlatıyorlar! Herkes mübarek felaket tellalı!

Ya Allah aşkına ara beni de bir içimi aç! Umut doldur taştır şuncacığı! Yok! Ay şu oldu, bu da oldu gerçi biliyorsundur! Ya bilmiyorum! Bilmeyeceğim! Artık sevmeyeceğim:))))) Bütün kabahat beniiimmmmm!:)))) Birden, öyle sesli yazıyorum ki kendimi o şarkıya eşlik ederken buldum:))) Hissettim hatta kendimi yazlık sade bir barda:) Gitar çalıyor sahnede eleman, sesi hiç fena da değil! Nasıl ihtiyacım varsa artık eğlenmeye:) Sadece olduğum yerdeki şeylerle düşünmeye, plansız ve satranç oynar gibi değilinden….Bünye, serap gibi görüp duyuyor ortamları hem de tam gıcık diyaloglardan bahsederken!

Yani bana anlat işte mesela sen de söyler misin bu şarkıyı, sözlerini değiştirip de avaz avaz:) Başka şarkıları??? Şiir okur musun? Amuda kalkamadım hayatım boyunca:) Sen denedin mi bunu:)? Ya da ne bileyim aşkını anlat bana. Evet kesinlikle bana aşktan söz et! İlk ya da son aşkını. Bana ne kaçıncı olduğundan? Sen bana aşkını anlat.. Hem de öyle bir anlat ki o dolduğun enerji azıcık bana da akıversin:) Komşuda pişsin bana da düşsün olmaz mı? Yok olmaz! “ Alo! Naber canımmm? Çok fena! Haberleri duydun mu?!” Ben daha susturamadan haber iniyor, indirme hızı muhteşem! “ Duyurmasanaaaaa!” Tabi diyemiyorsun… Diyemediklerimiz burdan Fizan’a yol oldu! Hem de çift şerit!!!

Yine savaşı da böyle duydum geçenlerde. Hatta tüm şeytani olasılıklarla inceledik savaş ihtimalini. Sonra ne mi oldu? “ Tatlım hadi görüşürüz. Keyifte kal! Bye!” E benim morla bitti! Keyif gitti! Nasıl kalayım keyifle?! Sen belki hoşlanıyorsun gündemden konuşmaktan ama dur bi bakalım. Belki o gündemden dört nala kaçan var? Belki o benim?!

Dedikodu gibi oluyor ama uyarmak gerek diye yazıyorum. Bodoslama giriyoruz mevzulara. Ya hassasiyet sadece güneşe, çileğe değil ki! Ha diyeceksin ki “ Dinleme.” Nezaket denen şeyi insanlık böyle kaybetti işte.. Sen önemsemeden anlatınca, O’da önemsemeden susturmayı öğrendi. İlişkiler de gayet musluk ayarına geldi… Aç ve kapa! Nerde kaldı altın kalpliler diye sormayacaksın o zaman işte! Her şey ayar meselesi…..

Lütfen karşındakiyle istifra edercesine konuşma… İçindekileri hunharca bırakma öyle. Bu çok egoistçe bir davranış çünkü. Herkesin kendi yaşadığı kendine zaten yük. Bir de kendini, yetmedi evreni anlatınca, buna da can diyorlar edebiyatı başlıyor içte… Kalp kırılmasın diye kalbe alıyoruz iyiyi de kötüyü de. Ama iyi değil bu stresler… Kalp krize girmesin durduk yere…

Lütfen kimse kimseye olumsuz şeyler anlatıp durmasın!

Derdin vardır. Anlatırsın, rahatlarsın. Bu çok insani ve olması gerekendir dostluklarda. İyi ve kötü günde birlikte olabilmektir dostluğu kanıtlayan. Amaaaa yani ne kadar gündem bildiğini yarıştırma! Zaten ben yarışma şartlarına da uymuyorum:) Bilmiyorum, bilmediklerime çalışmıyorum da:))) Benden uzak ol lütfen, eğer illa anlatacaksan!

Belki biraz kulak çeken bir yazı yazmış oldum ama lazımdı! Hatta lütfen bu yazımı paylaş tüm evrenle! Lütfen bu gündemci kişiliklere denk gelsin harflerim! Ve düzeltsinler kendilerini! Savaş çıkabilir! Bunu artık biliyorum! Ama dahasını bilmek istemiyorum. Artık NASA ve cüceleri filminin gerilim türü beni bunalttı! Covit gerçekleri ve Covitten korkmayan masal kahramanları cildimi bozmasın, yeter artık! Ömür törpüleri benden uzak olsun kısacası!

Lütfen!

Benim ruhumun frekansını aşağılara çekme! Kendine de yapma ama hani sen sana aitsin, ben de bana. Bari kendi hakkımda karar verebileyim olur mu? Ben haber izlemiyorum. Bilmek istemediğim için:) Bilmemenin beni daha fazla bilge yaptığına inandığım için. Çünkü zamanın akışındaki hiçliğe aydınlanıyorum, gereksiz şeyleri bilmekten uzaklaştıkça. Zaten ne bilirsek bilelim, bir bileni kurguyu yapıyor. Bizler de oynuyoruz. Konu bu kadarken, ben şimdi neden politika konuşayım ya da fanatik bir taraftar olayım?

Değmez!

Güzel bir uyku al ruhuna yatmadan önce. İçindeki tüm gereksiz ve aşındırıcı bilgileri anlamsızlaştır. Sabaha tüm olumlu ruhiyetin ile uyan. Ve “ Naber?” diyeceklerinle, sana “ Naber?” diyenleri lütfen iyi seç! Savaş çıkabilir:) Hayatımda hiç savaş görmedim ki? Ve dilerim görmem de. Ön öd patlamalı korku almamak en sağlıklısı! Ön ödemeli kampanya var, ön yıkamalı çamaşır makinesi var. Bu da ön öd patlamalı korku! Ben ne önden ne de sondan korkmak istemiyorum! İstemediklerimi de sürekli konuşmuyorum sırf bu yüzden. Çünkü keçinin istemediği ot burnunda bitermiş…… Çağırmıyorum yani!

Anlatma!

Eğer anlatacak mutluluk dolu harflerin yoksa tabii… Benimkiler sana her daim bedava, bil… Mutluluk dolusu ve hepsi senin… Yeter ki anlatma sürekli olumsuz bir şey. Ne kendine ne de diğerine.

Bugün her anı keyifli bir gün diliyorum hepimize:) Oh be:)!

Işıklar! Kamera! Başla!

Uyanır uyanmaz kendimi boğazın nazlı sularının seyrine bıraktım. Spor papuçlarım ayaklarımda, üstümde çulun biri işte. Sabahlık niyetine taktım üstüne bulduklarımı, çıktım güneşin dikkatini çekmeye. Zarar vermediğini bilmek bu saatlerde, aşkımızı kutsal kılıyor güneşle. İkimiz de iyi niyetliyiz, yosun kokularını güne armağan eden şileplerin eşliğinde. Bir geçerler boğazdan, dalgalar oluşur hemen kıyılarda. Ama nasıl da denizin altı üstüne gelir. Yosun kokusu işte böyle güzeldir. Spreye yalancısı dolmadan özeldir…

Denizin içindeki dünya günaydın diyorum bu arada! Kargalara da martılara da arılara da gerçekten yaşayan insanlara da. Öbürleri zaten kılı kıpırdamadan gelip geçiyorlar sahneden. Çok da takılmıyorum. Belli mi olur kim kime benzer!

Bir bisikletim var. Sabah zamanlı sahnemin girişine bıraktım:) Önünde Bodrum evleri renginde bir sepeti de var ki zaten oralardan yadigar bana. Bu yaz kapısını çalamadığım Bodrum’dan… Zaten artık pek de çalmayacakmışım gibi duruyor. Kafamda yeni yerler ve hedefler var! Annemsiz Bodrum… Zaten olmazdı ki…. Başka Ege’de olmayı hayal ederek geçirdim bu yazı İstanbul nöbetinde. Pandemi hassasiyetimle, denilenleri uyguladım. Vicdanım rahat alabildiğine… Alamadığına da zaten yapacak ne var(!)

Hedefte 8 km yürümek vardı bu sabah! Ben geri dönüşte son 1 km’deyim:) Yani az sonra göğsümde kurdeleleri hissedeceğim:) Varış çizgim öpecek beni, Havai’deli gibi kafamdan çiçekli kolyeler geçirecekler belkiii! Aaaah ne güzel şu anlar… Anmaktan anı oluşları ne renkli! Yaşadığın zaman ruhun dopdolu oluyor işte. Her taşın altından çıkıyor biri ve sarıyor her zerreni. O zaman ne gerekli?

Mutlu anlar!

Çünkü o taşın altından herşey çıkabiliyor(!) Hele ki o taşlara aman virüs bulaşmasın! O istemediklerin her taşın altından başgöstermesin! Amanın ne eziyettir bu yerli yersiz birileri!!!! Dilimizi ısıralım, iyi saatte olsunlardiyelim:)! “ İyi saatte olsunlar” demek ne demek bilen? Bilmeyen? Bu ifade genellikle 3 harftiler için kullanılır:) Onlardan bir sebeple bahsedildiğinde, Annem derdi “ Aman iyi saatlerde olsunlar!” Böyle denince bizim saatlere, vakitlere gelmemiş oluyorlarmış:) Ben de hep sevmediklerimi andığımda söylerim bunu:) Aramızda böyle de bir sır oldu bu sabah ne alâââ:)

Yani bisikletim bakış menzilinde, kalan 1 km ile. Koşturmuyorum asla. Gayet insana yakışanı kadarda ritmim. İki bacak üstünde yürüyoruz aslında, hiç kolay değil:) Nasıl bir dengeyse, mucizeler yaratıp, aramızda patenle kayanlar, hatta bunu buzda bile yapanlar var! Ki ben buna bugün şaşırıyorum… Oysa ilkokul 5’te ben patenlerle rüzgarı hissedebiliyordum… Benim patenlerim yoktu. Annem alır mı bana paten? Kafamı gözümü kırmam için üstüne para da mı vereceeeekkk! Ama arkadaş arkadaşın paten tedarikçisidir de:) Ayrıca da kafamı gözümü hiç kırmadım ki:) Nasıl bir korkuyorsam Annemden, çaktırmamak için gizliden paten üstü hayatımı, düşmemişim bile:))) Ama o zamanla patenler 4 tekerlekliydiler:) Belki de daha kolaydı diye bu başarılı geçmişi anlatabiliyorum övüne üzüle… Şimdi de 4 telerlek var patenlerde ama aynı sırada tekerleklerin hepsi!!! Patenler bile değiştiler… Hadi karışsa ya şimdi… Annem….. Keşke denen yerleri var hayatın ve diyorsun istesen de istemesen de…

Hatırlıyorum… Galeria vardı o zamanlar. Pek de havalı bir alışveriş merkeziydi. Zaten Türkiye’nin ilkidir bu anlamda. Oraya gittim demek bile hava atmaktan geçerdi o zamanlar:) Aşırı ünlü ve havalı pizzacı da vardı orada ve buz pisti! Annemin başının eti benim ziyafetimde. İlla bir yerimi kırmakla korkutacağım kadını! “Buzda kaymak istiyorum! Ne var ki sanki…?!” Anne olmadan anlaşılmayacak korkular içinde yine de izin verirdi her istediğimde. Buz pistine çıkardım ve de düşe kalkamaya hallerden vazgeçip yine gider bir sandalyeye konuşlanırdım:) Tek bir maksat vardı. O da “ Ben buz pateni yaptım bugün” diyebilmek…:) Zaten beceremediğimi en fazla 3. de anladığımdan, çok da korkmuş sayılmazdı Annecim..

Annem çok akıllı kadındı çoook. İnatlaşmazdı, inada binmeyen herşey de çabucak hallolurdu çatımızın altında. Ailesinden aldığı güzel terbiyenin örneğiydi yaptıkları. Ne güzel bir aynaydı atalarından kalma… Ne güzel bir ayna bıraktı torunlarına… Nurlar içinde görünmez olduğundan beri, gözüme kaçan dumanlar bir gitmiyorlar ki… Sahillere vuruyorum falan ama nafile… İşte böyle bir paten lafı, hooop gözüme duman oluveriyor sabah yelinde… Hooop paaaa diye de hemen geçiyor matem, siline siline… Karşıdan geleni var, bankta merakla bakanı var di mi:) Sonra derler hemen bunun kalbini biri mi kırmış ne olmuş?! İstanbul boğazı zaten film setinden de geçilmiyor:) Yeni bir pembiş dizi formatına dönüşmemek şart!:) Şart elbet…..

Yaşamın dalgaları sahile atar efkarlıları. Kimi elinde bir termos, kiminde köpek öldüren şişesi, kiminde balık oltası, kiminde işte böylesinden bir telefon ve harfleri.. Güneşe kalmak, sermek ıslanmış umutları sıcağa. Kurumasını beklemek yürek kaynaklı tuzların… Hem su alır götürür de herşeyi ya. Derin çekilen nefesler, oooof ile akar mercanların oralara bile… İnsan rahatlıyor sahilde yürüyünce. Öyle bir hafiflemiş hissediyorum kendimi bu aydınlık vakitlerde. Buradan da işe! Atom karınca vardı yüzyıllar öncede:) Onunla ortak yönlerimizden biri de sahillerden sonra trafiklere akabilmek!

İnsan kendine yetecek! İnsan kendine gelecek! İnsan hüzünden geçecek! İnsan gülecek! Günlenecek! Güneşlenecek! Güne eş ile yönlenecek!

Güne eş olan neler var hayatında? Aydınlığa benzer, huzur gibi olan, mutluluğa çalan neler var?

Benim adımlarım var bu sabah! Beni benden bana taşıyan, dünü dünde bırakıp güne kaçan adımlarım:) Yürümek çok öneriliyor. İlerlemenin kendini her zerrende hissettirdiği bir eylem olduğundan, insana ilerlemek, geçip gitmek, nefes almak iyi geliyor. Bir de denize taş attın mı en muhteşemi oluyor! Hani eteğindeki taşları dökmek gibi. İçinde birikenleri uzaklara fırlattın mı ruhen daha da rahatlamış hissediyorsun kendini. Bir bakıyorsun avuçların daha bir gevşemiş. İçindeki o yumruğu sıkıca tutma aşkı bitmiş gitmiş. İnsan oluyorsun yürüdükçe. Daha mutlu biri oldukça, daha medeni oluyorsun, hüznün ve öfkenin ilkelliğinde arındıkça… Bir oh diyorsun. Oh be!:)

Güzel bir gün olsun mu?

Evet buna sen karar veriyorsun, ben karar veriyorum. Alabildiğine sıkıntılı tiplerden kaç! İçinde biriken sıkıntıları da uzay boşluğuna bir şekilde saç:) Kendin bul yolunu. İster yürü benim gibi, ister uyu? Bazıları giderek bazıları durarak arınır zamanda? Sana iyi gelen her ne ise onu bul ve gülümse… Bu sabah da oyundayız çünkü. Adı da hayat! Hadi herkese iyi sahneler!