Hamdık… Piştik… Yandık…..

Yeni bir gün doğar her sabah ömürlerimize. Bugün 17 Ağustos 2020… Hüzünlü bir tarih… Bugün mutlaka acı kayıpları olanlarımız da var aramızda. Zaten bir kayıp varsa, bu hepimizin kaybıdır da ki öyle de……. Çok neşeli olmamızın zor olduğu bir gün bugün…. Zorlamayacağız o zaman.

Hüzünden kaçmak, aslında ona saplanmaktır çünkü. Hüzün, bataklık gibidir. Debelendikçe içine çöktüğümüz bir karanlık… Ağlamak gelince tutmak, debelenmektir… Zorla gülmeye uğraşmak ama “hep uğraşmak”, debelenmektir… Susmak hüznü, kaçmak olanları konuşmaktan, debelenmektir….

Hür bırakacaksın kendini!

Tıpkı sever gibi. Tıpkı nefes alır gibi. Bir rüzgar gibi esercesine hüzünleneceksin içinden geldimi…. Korkusuzca anacaksın içini kanırta kanırta acıtan her ne varsa. O kadar çok anacak ve ağlayacaksın ki içinde üzülmeye yer kalmayacak bir zaman sonra… Sızısı kalsa da içini yiyip bitiren o kötü yaratık, artık içinde yaşamayacak…

Hüzün, öldürür… Bu yüzden, kendini değil, hüznü öldüreceksin..!

17 Ağustos 2020….. Kiminin canları, kiminin anıları yitip gitti bundan tam 21 yıl öncesi… Çok üzülmüştük.. Çok da korkmuştuk… Korkumuzdan önce Ankara’da almıştık soluğu ailece! Oradan Karadeniz Bölgesine geçmiştik! 1 ay Marmara bölgesinden ayrı kalmıştık! Ölümden, hüzünden, korkmaktan kaçmıştık. Annem 1 Nisan 2020’de yakalandı ölüme….. Ve bizler kaçamadık ne korkmaktan ne üzülmekten ve ölümden…..

Anlıyor ki insan, vadesince yaşıyoruz, hüznü de, sevinci de, ömrü de….

Bugün hüzünlerin dalgalandığı gün. Hani denizler dalgalanır ya. Sahillere vurur içinde ne varsa denizin, görürsün kıyılarda… Bulanır su, çamur olur…Bugün böyle bir gün hepimiz için. Hepimiz kendi ağırlıklarıyla yaşayacak bu tarihi. Her acı, dokunduğu ruha eziyette… Adına “ Olgunlaşmak “ diyorlar acıların bundan… Ruhun pişiyor işte böyle böyle…. Piştikçe, anlamaya başlıyor karşısındakini de… Bu yüzden bazı insanlara “ Çiğ “ deniyor.. Ve maalesef bazılarını ateşe atsan da ham kalıyor… -Bu başka bir konu (!)-

Hamdık… Piştik…. Yandık…… Güzel Mevlana’yı da andık….

Acılar, insanı büyütür. Çünkü en çok çocuklar güler. Arada böyle bir büyümek var sanıyoruz. Değil..! Acılar insanı olgunlaştırır. Ama büyüten hüzündür. Hüzün bataklığıdır büyüten, acılar sadece seni tavına getirendir. Acılara rağmen gülebilirsin, eğer vakitlice gerçekten üzülebilirsen….

Hüznün içine kök salmasına izin vermeyeceksin asla! Bakışların ıslak olabilir. Kururlar. Ama gözlerindeki ferin sönmesine izin vermeyeceksin! Bu yüzden canın yandığında, ağlayacaksın! Korktuğunda, korkacaksın! Zayıflıklarını yaşayacaksın! O zaman güçleneceksin ancak. O zaman yanacaksın……

İnsan olmak, hissetmektir.

Robot olsaydık, hiç dert değildi ki hiçbir şey. Ama o zaman kahkahalarımız da olmazdı. Hissedemezdik o güneşin batışını. Sevgilinin ellerinde atamazdı ki kalplerimiz… Saçmalayamazdık ki o zaman yani hayatın eğlencesi kaçardı. Hatalarımız, belki de bizlerin en tatlı yanlarımızdır? Hayat biraz da nereden baktığındır….

Salı kod adlı günden herkese işte böyle böyle bir bir hal ile sesleniyorum. Dokun yaralarına bugün. Hem kendininkilere hem de hiç tanımadıklarınınkilere… Kaçma! Orada kal ve yüzleş hüzünlerinle. Gönder hepsini sonra kara deliğin birine! Geri dönemesin ve başka da kimseyi üzemesin…!

Bugün kaybedenlerdeniz hepimiz… Bugün kazananlardanız da… Bugün yandığımız günlerden biri çünkü….

17 Ağustos….. Oldu, geçti, ama bitmedi yüreklerimizde……….

17 Ağustos 1999……..

Milenyum’a 1 kala… Hayatımda deprem nedir, sadece coğrafya derslerinde öğrendiğim kadar biliyorum. Derslerde anlatılıyor aslında. Türkiye bir deprem ülkesi deniliyor. Ama asla aklımın ucundan geçmiyor deprem… Bir de bir kaç deprem filmi izlemişliğim var. Deprem algısı, dolayısıyla hiç yok bende…

Tarih 16 Ağustos 1999…. Marmara Bölgesi’ne uyumsuz bir sıcaklık var havada. Canım Annemin Gemlik, Küçük Kumla’sındayız. Annem aşık memleketine… Memleket Bursa. O tarihler her yanda zeytin ağaçları, arkasında yar… Erol sevgin güzel söylerdi bu şarkıyı…

Yazlıktayız… Dediğim gibi feci bir sıcak var. Sanki hem yer hem güneş kaynatıyor. Bunalımlı bir hava. Annem istemiyor o gün plaja gitmek. Abimle birlikte gidiyoruz sahile. Suya giriyoruz. Ben hayran kalıyorum suyun sıcaklığına. Deniz sanki Akdeniz olmuş. Su kaynıyormuş meğer…. Çıkıyoruz denizden. Normalde fosforlu beyaz oluşum, bronzluğa inat eder Marmara’da. O güne kadarmış bu inat…..

Abimle seriyoruz kendimizi güneşe. 30 dakika dayanıyor muyuz şu an çok hatırlayamadım süreyi. Eve erken kaçıyoruz ama. Annem diyor “ Hayırdır? Erken geldiniz?” Biz anlata anlata bitirmiyoruz sıcaklığı… Annem de evde bunalmış…

Hepimizin üstünde bir huzursuzluk var. Sıcağa yoruyoruz. Ben tüm gün çok hüzünlüyüm. Hatta okuldan biraz limonileşmiş arkadaşım var iki tane. Birden onları arıyorum. Ne diyeceğimi bilmiyorum. “ Sadece öylesine aradım. “ diyorum. Bahar ve Sema ile görüşüyoruz o gün… Sanki içime doğuyor olacaklar…

İçimden sürekli ağlamak geliyor. Anlayamıyorum ne oluyor? Ağlamalı biri de değilim normalde. Zaten ağlamaya gerek bir şey de yok hayatımdaC hayatımızda…? Gün akşamı buluyor böyle. Canım Annem muhteşem bir yaz sofrası hazırlamış yine… Çok mutlu bir akşam yemeği daha yeniliyor.. Biraz çıkıp yürüyoruz yemeğin üstüne. Annemin sözüdür; “ Yemekten sonra ya 40 adım atmalı, ya sırt üstü yatmalı. “ Biz hep adın atmayı tercih ediyoruz…

Annem diyor Erken yatalım. Erken kalkacağız sabaha…..” Eve geliyoruz. Asla uykum yok. Balkonda dikiyorum gözlerimi yıldızlara… Ağlamak geliyor içimden… Bir kitap alıp başlıyorum okumaya. Bir süre sonra Annem gelip kapıyor ışığı. Kızıyor neden yatmıyorum diye. Ama garip bir şekilde uyumak istemiyorum….Ertesi gün İstanbul’a gideceğiz. İşler var. Anneciğim evlerinin sigortalarını yenileyecek. O zaman tabi sanal ne demek bilen yok. Dünya gayet manuel… Biz depremden bir haber… Herkea diyor birbirine “ İyi geceler….”

Ve tarih 17 Ağustos 1999…. Saat 03:01… Annem sesleniyor bana… “ Kalk kızım! Kalk Arzum!” Bir kalkıyorum ki…! Korkunç bir ses! Öyle bir sallanıyor ki yer ayağımın altında, yataktan zor kalkıyorum. Hep birlikte kapıya yürüyoruz. Çıkmazı istiyoruz dışarı. Elektrikler kesiliyor. Anahtar dönmüyor. Korkunç bir uğultu! Büyük abim çığlıklar atıyor. Küçük abim ağlamaklı. Kapıyı açmaya çalışan o ve anahtar yere düşüyor. Karanlık zifiri….

Annem çok metanetli. Abime, “ Sakin ol oğlum “ diyor. Anneliğini o halde bile sergiliyor. Kıyamıyor, koruyamıyor, elinden bir şey gelmiyor… Ben sadece Annemi çok merak ediyorum. Korku hiç yok. Gerçekten sadece üzülüyorum o an. O kadar. Bir de 1998 Kasım ayında Annem ameliyat oldu. “ Allahım koru” diyorum sadece sayıklayarak. “ Allahım koru! Allahım yardım et!” Sanırım bu hal 20-25 saniye sürüyor. Ve deprem durur gibi oluyor. Tam nefes alacağız 1-2 saniye içinde daha da şiddetli başlıyor. 45 saniye doluyor ve sarsıntı geçiyor. Ama bir 25 saniye sonrasında çıkmaya çalışmayı bırakıyoruz. Çünkü çıkamıyoruz.

Sadece düşünüyorum o anda. Ne olacak? Tavan mı çökecek? Yer mi çökecek? Nasıl olacak? Olmuyor bir şey. Biz kapıyı açıp çıkıyoruz. Ama ben bomboşum. Kulağımda derin çığlıklar, yüreğimde sonsuz bir acı hissediyorum. Herkes sitenin bahçesinde. Kim nasıl yatağa girmişse öyle fırlamış dışarı. Giyinik, çıplak kimse kimsenin umrunda değil. Karanlıkta yıldızlar öyle kocaman ve yere yakınlar ki! Herkes diyor “ Geçti. Ne depremdi ama. “ Ben sürekli sayıklıyorum “ Çok kötü şeyler oldu. Büyük çok büyük çok yerde olan bir felaket oldu…”

Sonra biri radyoyu getiriyor pilli. Açıyoruz… Korkunç manzaralar belirmeye başlıyor gözlerimizin önümde. Kocaeli yerle bir oldu diyor haberlerde korku dolu ses. Herkes telefonlarına sarılıyor. Ama hiç bir telefon hiç bir yeri arayamıyor. Herkes merak ediyor kardeşi, annesi evladı nasıl? Ama kimse kimseden haber alamıyor. Biz öylece bahçede ayaktayız. Koca bir site ayakta. . Diyor içimizden biri. “ Yine sallanırsa evler göçer. Sahile açıklık alana gidelim” meğer ne yanlış teklifmiş.

Tam aksine de Yüksek yerlere gitmek gerekirmiş. Ama bilmiyoruz ki ne yapılır? Sahile iniyoruz. Üşüyoruz. Hava nasıl soğul ama nasıl. Herkes yatak haliyle sahilde. Çıplak herkes. Annemi merak ediyorum. Site çalışanımız yakınımızda. Cemal abi. Ceketini rica ediyorum. Canım Annem giyiyor ceketi…. Gün bir felakete doğuyor o gün….. Küçük kumlasa da tıkılmış yerler varmış ama biz görmedik çevrede öyle bir manzara. Lakin çok dost ve akrabamız var her iki körfezde de… Tarifsiz haberler alıyoruz hep beraber… Haberler korkunç manzaralar gösteriyor. Asla unutmayacağım o ses haberlerde…..

Sesimi duyan var mı….?! Orda kimse var mı…?!

Yaşıyoruz… O gece bizim kadar şanslı olamayanlar hayata veda ediyorlar… Depremin çok hasar verdiği yerleri öyle iyi biliyoruz ki… Gölcük… Değirmendere…….. Haber alıyoruz göçük altında kalanlardan… Fatma, Emine ve anneleri ile o gece cennete gidiyorlar… Daha bir sürüleri….. Bahçelerde yatıp kalkıyoruz. Evlere giremiyoruz. Sanki dünya bir çocuğun elindeki oyuncak. Nasıl bir güç…. Sallanıyoruz sürekli… Artık herkes sismograf oluyor 48. Saatte… “Bu 5 kesin. Bu 6’ya yakındır. Bu 3 gibiydi be…..”

Deprem…. Bir yaşlı adam çıkıp duruyor ekrana. Nefes almadan izliyoruz ne diyecek diye.. Ahmet Mete Işıkara… Herkes depremden çok korktu bir dönem. Evlere dikkat etti. Yaşadığı yeri değiştrebilen değiştirdi. Binalara bakıldı sağlam mı değil. Mi? Yeni bir iş sektörü doğdu hatta. Hemen sağlamlaştırma projeleri yapılırlar eklendi reklamlara. Ve deprem gerçeği ile yaşamak falanlar ezberledik. “Deprem öldürmez, kuralsız yapı öldürür “ falanlar yazıldı, sokaklara asıldı.

Herkes bir dikkatli oldu. Deprem vergileri falan da hatta toplandı ki eksikler aman bir an önce tamamlansın. Aman kanunlarla korunsun yapı güvenliği. Yani güvende hissetmeye çabalar bir süre gitti… Sonra da bitti……. Deprem unutuldu. Eski tas eski hamam denen laf tam da taşı gediğine oturttu şu an….! Bir şey değişmedi. Kentsel dönüştü bir şeyler ama yetmedi, hepsi bitmedi… Yollar köprüler barajlar yeni projeler herşeyler hareketlendi ama bugün hala çok yanlış yapılar var ve insanlar buralarda uyuyor, eğitim görüyor, sağlık hizmeti alıyor, çalışıyor.

Toplanma alanları önemli depremde. Kriz yönetim noktaları. Ama yok! İstanbul’da geniş alanlar yok… Oluşturulmadı da…! Diğer yerleri bilmiyorum…..? Ve şimdi başladılar demeye deprem tehlikesi önlemler falan…! Korkuyorum… Bu kadar….

Bu yazımı, o talihsiz gecede hayatlarını kaybedenlere ve onların yakınlarına armağan ediyorum. Hepsine Allah rahmetler eylesin. Dilerim geride kalan bizler, kötü bir sınav vermek zorunda kalmayız, tarih dilerim tekerrür etmez…

Deprem öldürmez. Kuralsız yapı öldürür….

Hep birlikte mutlu, sağlıklı nice güzel günler görmek dileği ile….. D

eprem şehitlerinin ruhlarına El Fatiha……

Yaşamak için lazımsın!

Kış geliyorum diyor. Duyuyor musun? Artık balkona çıkınca serinleyebiliyorsun İstanbul’da! Bir ferahlık, bir efillik hakim histe:) İyi haftalar ola bakalım. Yeni bir pazartesiye açılan gözlerimize neler dolacak bugün? Kendini nereden nereye taşıyacaksın saatler farkında? Sorma bence:) Ya taşınamazsan..? Ya da zorlanıyorsan gitmekte ya da kalmakta…? Aman! Dalgadır hani suyu bulandıran. Hele ki çok yosunlu falansa liman ya da kayalıkların….

Elimde bir bardak su. Sabahları iç dış duş güzel bir uyanıştır:) Hep dış sağlık, dış güzellik. Bir dışlamak var mekanizmalarımızda. Sevgi bile dış görünüşte… O dış illa güzellik yakışıklılıkla ilgili de değil hatta. Dış para da var bu hayatta(!) Para:) O zaten gerçekten konunun çooook çok dışında, sadece hayatta…..

Günaydın güzel güne bakan çiçekleri! Hepimiz aslında gündöndüleriz. Sever misin ayçekirdeği? Dilimi dudağımı büzene kadar yediğimin çocuksu çekirdekleri! Babam ayıklardı onları benim. Sanırım 3-5 arası yıllığımda daha, koooocaaaaman gezegende… Büyüktü elleri… Herkes çekirdek yerdi, benim ağzıma batardı kabukları. O da avucuna doldururdu durmadan ayıkladıklarını. Yerdim, acısız ve çook sevgibakan çekirdeklerimi… Annemin gülümsemesinde tatlanıp tuzlanan…

Hepimiz güne dokunan ruhlarız. Güne akan, güne bakan, aşka yanan…. Elimde bir bardak su. Yudumluyorum güzellikleri içime. İçime aydınlık, serinlik ve hayaller dolduruyorum zerrelerce… Güçleniyorum bulutların altında kalbi olan bir canlı gibi. İnsan gibi…

Bugün kötü haberlere kapatalım mı kulaklarımızı. Kapatalım! Kapat kulaklarını, kulaklarımı… İçindeki her eski haberi de kapat. İçimizde konuştuklarımıza sustuğumuz günlerden olmasın bugün. Kahveni içerken, kahveyle anlaş hem de çok iyi… Yanında çikolata aramadan. Bahanesizde iç onu. Bahanesizde ara dostunu. Bahanesizde sev başkasını. En büyük bahanen, “ İnsan doğmak “ olsun!

Günaydın…!

Bugün hep birlikte şarkılar söyleyelim, dinleyelim mi? Yazalım mı yenilerini? Gülümseyerek sevelim mi evreni. Gülümsemek en güçlü ve anlaşılır buluşmamız olsun mu yaşamakla? Rüzgar çanlarım çalıyor. Götürsün iyi dileklerimi sana… Göğe bak. Güneş olsa da bak. Sen aslında güne dokunabilirsin! Sadece GERÇEKTEN yaşayarak…

Pazartesimiz iyi ki doğmuş bugün de….!

Zamane Düğünleri…

Kahvaltı üstüne bugün çok tatlı bir düğün ziyafeti çektim balkonda:) Gerçi düğüne gitmek için evden çıkış seromonisi desem daha doğru. Davula davulcu bir vurdu ki:) O ilk vuruş, enerjisiyle beni benden aldı:) “ Allah !” dedim:) Ve baktım ki savaşa girmemişiz yahuuu:) Sadece iki kişilik bir savaşın tokmak sesleriymiş bunlar(!) “Ohoooo güzel gelin, tatlış damat:) Bakalım raf ömrünüz ne kadar? Dilerim bozulmazsınız çabucak… “ dedim içimden, onlara bakarken locamdan:)

Düğünler hep harikadırlar:) Ama dışarıdan?!) Her düğünde mutlaka bir zıtlık bir gıcıklık oluşur:) Gelinle damat da ödü kopa kopa dünya evine giriverir:) Kimseler demesin herkeste öyle değil diye. Aileler arasında olmasa, uzak akrabalar arasında bozulmalar küsüşmeler oluuurrrrr! Ya bin milyon yokluk adeti mi değiştireceksin(!) Ayrıca gerçekten senin bildiğim düğünler öyle değiller diye her yeri günlük güneşlik mi sandın? İstisna olduğunu kabul et, otur bakiiim aşaaaaa:)

Ama bu günlerdeki düğünler başka olabilir mi? Evet, olabilir. Neden? Çünkü herkes birbirine me-sa-fe-li(!) Yıllardır araya konulamayan mesafeleri şuncacık virüs geldi koydu iyi mi! Hadi bakalım şimdi herkes o itişleri kalışları bile özlesin(!) Ya da şükredelim????

Baktım davullar falan çalınıyor. Herkes camlarda, balkonlarda. Gelinle damat oynuyorlar. Sokakta bir yayılma ki bir yayılma:) Gerçekten tebrik ettim ama. Herkes birbirinin neredeyse yüzünü tam seçemeyerek oynuyor(!) Gelin ve damat bu anlamda kafamı karıştırmadı değil:))) Nasıl olacak tı bu evlilik? Sevgi neydi? Sevgi emekti(!)

Nerde O Asyaaaaa, nerde o İlyas….. Ne mesafe vardı ne bişeydi…. Hey gidi günler hey’di…

Ama insanlar evlenmeyecekler mi?! Evlenecekler elbette. Tam da böyle. Usulüne göre her şey. Her zaman da olması gereken bu zaten. Usule uygun olmak. Ama dünden bu güne pat diye herşey değişince, zor oluyor. Bu günler devam ederse, artık dünya hep böyle dönerse, o zaman yeni nesil için her şey daha kolay olacak. Yani zor olanı hayat akışı bilerek yaşamak, kolay olacak onlara… Alışacaklar, alışacağız… Ama bizde pek güzel durmayacak….

Aslında geçen gün düşündüm. Eskiler ne derlerdi? “ Biz atın nalının izinde biriken suyu içerdik çocukken. “ Şaşırıyorsan, hiç iyi halde değilim demektir:))) Dedemden duydum ben bunu gerçekten:)))) Ya da Annem dereden su içtiklerini söylerdi mesela… Eskiden dalından koparır yermiş insanlar meyveleri. Yani dünden bu güne zaten çok değişmiştik. Dün sokaktayken insanlık, bizler duvarlara hapis büyümedik mi??!

Demek ki geleceğe böyle böyle değişerek yürüyoruz işte. Ama bizimki çok sert oldu! Burası net!

Covit zamanında düğünler.. “Yerin mi dar, yerin mi dar?” denir hani. Yeriniz de yeniniz de dar olmasın canlar. Gönüller bir olunca hani, samanlık seyran olur misali. Sevenlere, gönlüyle sevdiğinin gönlüne varmış olanlara yılan da dokunmaz, Covit de:)

Mutluluklar dilerim güzel gelin, yakışıklı damat… Allah sizleri çooook mutlu etsin… Evlilik gerçekten çok kutsal bir şey. Ama onu güzel yaşayabilene… Dilerim sonsuza kadar çok mutlu olun! Hadi biz de o zaman çıkalım kerevetlerine:)

Geceden Kalma Harfler:)

Klasik geç yatışlarım devam ediyor. Sabahın 02:11’i ve sanki öğle kahvesi içsem yeri. İnsan neden uyumaz? Herkesin bildiği sebeplerle dolu dünyada, aynı sebepler ve fazlasıyla dolu dünyamda, evet güneş hiç batmıyor neredeyse(!)

Yazdım bir şeyler. Okudum. Ama izlemedim. Film harici bir kaç belgesel var arada açtığım. Başkaca ilişkimiz yok tv denen cihaz ile. Bazıları vardır. Uyanır açar. İşe gidene kadar o tv şey kendi kendine çalar. Akşam işten gelinir ve tv başlar çalışma hayatına. Nedir bu tv aşkı anlamam? Sessizliği mi kırıyor? En mantıklı açıklama sanırım ama işte sessizliği çok daha keyifli şeyler de kırabilir. Aç bir arkadaşınla konuş telefonda. Ailenden birini ara. Çık dışarı! Şimdi biraz zor gerçi artık… Eskidendi öyle esti kafana, at kendini sokaklara…..

10 km yürürdüm ben. Hemen hemen her gün! Sabahları yürümek benim için uyanmak demekti. Hani duş almadan ya da kahvesini içmeden uyanmayalar vardır. O misal:) Yaz kış hiç dert değil. Karda çoook yürümüşlüğüm vardır. Kulaklarımda Nilüfer’in sesi(!)- Karda zordur yürümeeekkkkk:))) –

Yağmurda yürümekse en sevdiğim yürümeklerdendir. Ama çok soğuk olmayacak mevsim. Yani bu aşk beni neylerse artık boşvermişliğinde olmayacak:) Severim baharlarda yürümeyi. Deli yağmurda hem de. Yanında da enfes şarkısı Gripinin “Durma Yağmur” ne güzel şarkıdır!!!! Yürürken kulaklıksızlık mümkün değil! Yağmurda dahi… Manzaralar sulanırken, ruhum arınırken ruhumdan, çalacak o bana işaret olacak şarkılar…

Şarkılar işaretler demektir evet. Ben çok yaparım:) Çok da anlamlı örtüşmeler olur:) Yağmur, adımlarım ve işaretler…. Ama bu işaretler için bile işaret almaya hazır olmak gerekiyor. Yani işareti boşvermeyecek bir psikoloji ihtiva etmeli insan. Yoksa olmuyor:) Örtüşme falan:)))) Çordap diye bir kelime var. Boşnakça. Kör bakar demektir. Yani bakar kör. Yani bakar ama görmez(!)

Dışarı çıkış yok öyle gereksizinden şimdilerde… Lazım kadar çık, sonra hemen içeri kaç(!) İçimize kaçtık hepimiz.. İşimizin ferahlığına göre artık metrekarelerimiz… Saat 02:23 oldu:) Uykum yok. Ama yattım. Kendimi kapattım yani:) Az sonra bayılacağım. 1 haftadır böyle ve sanırım çoğu kişi de böyle. Yıldızlara aşırı takıldık belki ama galiba astroloji doğruları, yalnızca doğruları söylüyor. Birşeyler gerilip, bir şeyler oluyor!

Güneşte patlamalar hat safhada belli bir süredir. Bu da manyetik tetiklemeler yapıyor, özellikle bu hafta biraz yoğun falanmış. Ne oluyor tabi? Ben ve hepimiz uyumuyoruz! Peki sabah ne oluyor? Erken kalkıyorum:) Gün doğdu mu, bana doğar çünü:) Sistemin gün ışığıyla çalışıyor:))) Anında aydınlanır ve de yatakta doğrulurum:) Yatak odamda black out stor dahi var ama nafile… Bazan ben de özeniyorum geç kalmalara ama yooook:) Mandra Filozofu’nun diğer cinsiyim kısacası:))))

Yukarıda yazdıklarım, geceden kalma:) Evet, bayılmışım uykuya. Düşler bahçelerinden geçtim de geldim sabahımıza. Aslında yine erken uyandım ama harflerime şimdi dokunabildim. Ne güzel böyle sabahlanmak! Çok güzel bir hayat kıvamı tüm ruhumda. Rüzgar çanım masallardan öte güzelliğiyle bir pazarın gelmiş olduğunu fısıldıyor. Ve ben işaretlerin hepsine gülümsüyorum…

Günaydın:)

Börek de Yaparım Ben:)

Şuna kanaat getirdim ki el açması börek asla kilo yapmıyor!!!!! Bu kadar yorulmakla vücutta nasıl yağ oluşur ki? İmkansız! Ön kalori yakmalı bişey bu el açması börek! Valla yapanları feci pratik oluyor. Senle muhabbet ederken tepsiler fırına sürülüyor. Kimsenin yalancı değilim. Ben buna kaç defa şahit oldum ama kaç defa!!!! Allahımmmm! Benim tahammülüm neden yok bu ve benzeri işlere?!:)

Bugün cumartesi. Haydi dedim bir zaman bulmuşken, e talep de ufaklığımdan gelmişken- tatlı oğlum dün sipariş verdi bana:) Çocuk Karatay dolayısıyla çöreksin böbreksiz büyümekte olduğından, hasret her türlü beyaza:)- Siparişe icabet etmeklik bir giriştim börek mevzuuuuna, aaaammmmmmmmmaaaa bu eylem uzun bir yolculuk gerektirirmiş meğeeeerrrr!

Börek tarifi vermeyeceğim:)

Yorgun ve de argınım:) Bugün zaman cumartesi ve aslında tatil denilen gün, tam bir performans günü:) Bugün oğlumla minecraft oynamam da gerekiyor bir taraftan. Oynadık ama araya böreği aldım:) Şimdi de harflerimle dinleniyorum, bunları yazarken. Sonra, oyuna geri döneceğim. Bu arada börek pişecek veeee film keyfiyle börekler götürülecek!

Herkes kendi dünyasında işte. “ Kendi dünyasında” dikkat edilmesi gereken bir tabir. İnsanların olduğu yer, aslında dünyası hatta evreni. Kısıtlı yaşanması gerekli zamanlarda, örneğin bu günlerde – pandemik günler… – kendi dünyanı farketmen belki de tek kurtuluşun. Delirmek an meselesiysen…

Ben evden pek ve hatta neredeyse hiç çıkmıyorum aylardır. Balkonun biri d vitamin bar:)) Bir köşe spor köşesi, bir köşe müzik köşesi, ortada her şey valla:) Su şişesinden, tütsü çanağına, rüzgar çanından, kurutulmak üzere masaya serilmiş dağ kekiğine:) Dünyam çok zengin yani:)))

Duvarlar değildir seni kısıtlayan! Dünyaları gezersin, ruhun tutsaksa, görmezsin. Duvarlar içinde alemden aleme seyyah olursun, ışığını parlak tutarsan. Seversen… Önce kendini!

Gerçekten de kendini sevmeyen biri mantıken de seni sevebilir mi sence??? Mümkünsüz! Kendine hayrı olmayanın başkasına hayrı olmaz! Hayırsızdan, uğursuzdan uzak olunaaa! Kendini sevmiyorsan peki? Kendi kendine uzak düşer misin? Düşersin. O zaman işte herşey karışır. Dünyan ne renk belli olmaz. Sen her yerde sadece bunalırsın. Afakanlar basar seni. Peki nasıl sevdireceksin kendine kendini?

Elbette ki bir danışmana giderek!

Çok değerli bir söz vardır. “ Bir şeyi yanlış yerde arıyorsan, onu hiç aramıyorsun demektir. “ Son derece doğru. Her işi ehline danışacaksın. Mesela böreği bir bileni yapacak gibi(!) Uzman sendeki her ayarı normal değerlere çevirecek ve hayat süper devam edecek. O zaman işte virüs mü varmış, para mı yokmuş asla umursamayacaksın işte. Vız gelen, tırıs gidecek:))) Ayar budur:)

İçinde yaşadığın her neresiyse, orayı büyük bir evren haline getirmek kesinlikle senin elinde. Çocuğun okula gidemiyor. O zaman o evi sınıf yapabilmek senin elinde. Hastan mı var? Evinde hastane şartlarını sunmak yine senin elinde. Ne yaşamak istiyorsan ya da hayat sana ne yaşananı söylüyorsa, bunları yönetmek, bunlarla baş etmek sadece senin elinde!

Öyle yaslanacak dağ, ağlayacak omuz peşine düşme! Dağ da sensin! Omuz da sensin! Börekçi de!:)

Bu arada börekler pişti:) Bana müsade:)

Hayırdır İnşallah:)

Rüyamda yine neler neler görmüşüm. Günaydın! Astral seyahatimden şimdi döndüm:) Şöyleee bir gerimdimmm. Dünyaya yeniden geldim:) Hoşgeldim:) Sen de hoşgeldin… Akabinde hemen verdim elimi tuşlaraaaa.

Rüya deyip geçme. Henüz bilim bile çözememiş olsa da rüyayı, büyülü güzel bir şey olduğunu biliyorum ben! Çözülmüş çözülmemiş uğraşına takılmıyorum. Ben biliyorum ki rüya hem insanı ruhen rahatlatan hem de çok önemli işaretler veren sihirli bir boyut.

Annemi kaybettim 1 Nisan 2020’ de.. Allah rahmetler eylesin… Mesela rüyalarımda Annemle birlikte olmak çok güzel. Rüyalarda buluşuyoruz. Ve biz böylelikle 24 saatin belli bir kısmını birlikte geçirebiliyoruz… Rüyalarımız, sevdiklerimizi bize getiriyor, belki de en büyük mucizelerle… Ruhların iletişiminin en yüksek olduğu yerler rüyalar olabilir????

Eskiler rüyada ölmüş birini görmenin eğer konuşmuyorsa gerçekten görüşme olduğunu söylerler. Buna inanıyorum. Çünkü ne vakit bu şekilde bir rüya görsem, sabah bambaşka bir huzur ile uyanıyorum… Eskiler ne demişlerse doğru demişler zaten….

Rüyalar gerçekten haberci olabiliyorlar. Bana oluyor. Olacak olanların nereye doğru gittiğini bilebiliyorum… En azından istikamet belirlenebiliyor. Bilinçaltına göre de şekilleniyor rüyalar, evet. Ama ben rüyalarımdan işaretleri okuyarak anlamlı yönergeler oluşturabiliyorum. Ama öyle günümüzdeki rüya tabirleriyle yol almıyorum. Bu bilgiler taaaa Anneannemin Annesinden belki de onun da Anneannesinin Annesinden geliyor.

Biz Annemle her sabah rüyalarımızı anlatırdık birbirimize… Böyle bir aileye doğdum. Düşünsene. Her kahvaltı sofrasında ne güzel sohbetler yapılıyor. Herkes kendi rüyasını anlatıyor. “ Hayır olsun inşallah”lar havada uçuşuyor:) Annem başlıyor yorumlamaya… Balık görene para geliyor, yumurta görenin dedikodusu yapılıyor. Fare gördün mü dikkat! Hırsızlık olabilir… Ağlarsan çok mutlu olacaksındır!

Böyle böyle büyüyünce ben de rüyaları yorumlar hale geldim işte.. İnsan rüyasını anlatacak kişi bulabiliyor mu? Sen asıl ondan haber ver… Bu nokta da çok önemli çünkü… 1 Nisan’ dan beri neler neler fark ediyorum… Rüyalarım bile Annemi özlüyor…

Rüyanı herkese anlatamazsın!

Rüya görmek kadar, rüyanı anlatacağın kişi de son derece önemli! Rüya sadece temiz kalpli insanlara anlatılmalı. Bu yüzden de riske atmamak adına rüyaların ilk suya anlatılması tavsiye edilir. Çünkü hayırlı rüya enerjisi hayrını yitirebilir ya da kötü bir rüya gördüğünde bu enerjiler gerçeğe dönüşebilir eğer fesat biri tarafından dinlenirse. Aksine tertemiz kalpli birine kötü rüyayı anlatsan dahi, o olumsuz enerji hayra dönüşebilir. Dikkat bu yüzden!

Yaaa… Canım Annemle birbirimizin rüya anlatatıcıları ve de dinleyicileriydik… Güzeller güzelim… Şimdilerde rüyam…..En güzel rüyam…..

Bazıları da rüyalarını hatırlamaz. “ Ben rüya görmem “ der. Olmaz! Rüya görürüz ama hatırlarız ya da hatırlamayız. Arada sadece böyle bir fark var. Peki neden bazıları hatırlamaz? Uyku konforu kötüdür de ondan!

Rüyalara dalabilmek, tatlı rüyalar görebilmek için, mide dolu olmayacak! Çok geç saatlere bırakılmayacak uyumak! Uyku öncesi gereksiz, gergin düşüncelere garg olunmayacak! Üste rahat bişeyler giyilecek:)) Oda iyi havalandırılmış olacak. Uyku odasında elektrikli şeyler barındırılmayacak – TV, Tablet, Telefon, prize takılı duran fişler,vb-

Uyku öncesi meditasyon önerilir. Ruha huzur veren her şey meditasyondur. Sevdiğin bir sesle konuşmak, güzel bir müzik dinlemek gibi. İnanmak en güçlü meditasyondur. Dua etmek, namaz kılmak mesela. Hem uyku öncesi vücut dolaşımı adına faydalıdır namaz, hem de ruha inançla huzur verdiği için çok güzel bir alışkanlıktır. Herkes kendine göre bir huzur adeti bulmalı. Oooh işte böylece de miiisss rüyalara dalmalı:)

Güzel rüyalarımız olsun dilerim. Güzel uyanmalarımız… Güzel ruhlarımız olsun… Rüyalarımızı anlatabileceğimiz, rüyalarımızı dinletebileceğimiz… Rüyalarımız olsun… Güzel günler göreceğimizi söyleyen…

Hayrolsun bakalım tüm rüyalara… Boşluğa dileyelim hayrı, kimin nasibine dokunursa…

Sabah şeriflerimiz hayrolsun:)

Eskiler Alasım Var Eskiler…!

Eskiler ne şanslılarmış…Yaz, insanlar koruyucu falan sürmeden geçermiş. Güneş sağlık demekmiş. Sıcak yerler de, zamanlar da belliymiş. İnsanlar ona göre yaşar, sürprizlerle savaşmazlarmış… Bölgeler varmış eskiden. Yazın Akdeniz yanarmış, Marmara ılımanmış…

Kar yağınca yollar kapanırmış. İnsan boyunu aşan karlar, mikropları kırıp geçirirmiş… İnsanlar kışın illa hasta olmazlarmış(!) Mis gibi sobalar varmış. O sobalarda çıtır çıtır odunlar yanar, dünyalar lezzetlisi yemekler pişermiş… Ekmekler de öyle poşetli, marketli değilmiş… Bilmem kaç bin kimyasalın karışmadığı tertemiz unlardan yoğrulurmuş ekmekler evlerde… Onlar işte günün her saati, her yaşta insan tarafından yenilebilirmiş…

Kene yokmuş eskiden. Tavuk varmış çünkü bahçelerde. Bahçeleri varmış evlerin…..Evet yine de bir miktar kene görülürmüş ama öyle Kırım Kongo kanamalı bilmem neli falan değilmiş! Hatırlıyorum İznik Gölü diye bir yer vardı eskiden. Şimdi Cargill gölü dense yeridir… Neden mi? Çünkü göl eskiden göldü. Şimdi kimyasal çukuru oldu Cargill tarafından da ondan… Amerika kendi ülkesinde üretmiyor bunları. Bizim gibi ülkelerde üretim yapılıyor… Hem doğa bitiyor hem insanlar… Sonuçta Cargill neler üretiyor, herkes biliyor… İsteyen alıp yiyor… Her koyun her zaman kendi bacağından asılıyor. Afiyetler olsun(!)

İşte ben küçükken o mis İznik Gölüne giderdik… Anneannem, Dedem, canım Annem, dayılarım, teyzem, abilerim falan mis gibi etler pişirirdik, yanında kızartmalar, börekler… Göle girerdik mutlaka… Annem derdi o zamanlar, “ Başı ağrıyan girse göle, iyi geliyor. “ diye… Yani göl suyu şifa kaynağıymış…

Gölün suyu eskiden içilirmiş de… Şimdi etrafındaki zeytin ağaçları bile zehirlendi kurudu gitti… Bu gölde benim kulağıma kene yapışmıştı mesela. Ben kaşımıştım. O orada kalmıştı. Anneannem onu bir şekilde oradan çıkarmıştı. Yani lokal, genel anestezi falan gerekmemişti(!)Kene bile sadece keneydi…

Eskiden sebzeler meyveler sadece mevsiminde yenirmiş. Çünkü koruyucular, hormonlar, pestisistler daha Allah bilir neler neler, yokmuş… Bu sayede de insanlar domates yerlermiş domates yediklerinde. Şimdiki gibi içine bilmem ne geni karıştırılmış domatesler yemezlermiş. Bir domates ki kokusu 5 metreden duyulurmuş falan… Yani o zamanlar domateslerde lekopenin kralı bulunurmuş……

Karpuzlar çatlarmış eskiden bıçak dokunur dokunmaz. Bekleyen sebzedir meyvedir çürürmüş. Öyle mutasyona uğramazmış şimdiki gibi… Eskiden alerji falan yokmuş. Ne klima, ne kalarüfer, ne zehirli kimyasallar yokmuş… Çamaşırlar çivitle beyazlarmış. Eller de doğal zeytinyağından yapılan sabunlarla yıkanırmış. Saç da her yer de elbette. Öyle bu günkü gibi kirpiğine kadar başka zehir tavsiye etmezmiş reklamlar!

Zaten reklamlar da yokmuş. Çünkü tv yolmuş. Hiç bir modem, hiç bir konsol, hiçbir kutu yokmuş. Yani insanlar radyasyonda cazur cuzur pişmiyorlarmış o zamanlar. Öyle akıllı telefon tutacak kadar akılsız değilmiş insanlık… Tabletlere kapanmış bebekler yokmuş şimdiki gibi.. O zaman Anneler, Babalar, aile büyükleri varmış… Bakıcı dehşeti de sırf bundan dolayı uğrayamazmış ne bebeğe ne de neneye… İnsanlar o zamanlar soylarını soysuzların avuçlarına bırakmazlarmış!!!!!

Eskiden mutluymuş herkes. Kredi kartı, banka kredisi falanlar da yokmuş. İnsanlar borçlandırılmış köle gibi işlere koşulmazmış. Herkes cebindeki kadar yermiş. Zaten gerektiği kadar yermiş. Öyle o Cafe senin bu feast food benim hayatlar yokmuş o zamanlar. Yemekler evde pişermiş. Çocuklar kırmızı yanaklarını hep bu hamarat güzel Annelere borçlularmış…..

O zamanlar çocukların psikolojilerini bozmazmış dayak genelde. Dayak yiyen çocuğa yaramaz derlermiş, hiperaktif değil. Ve çocuklar hiper aktivitelerini yaparken sadece dayakla islah olurlarmış, uyutan haplarla değil. Çocuklar o zamanlar çocuklaşmış. Bugünkü gibi kamptır muamelesi görmezlermiş, mutlularmış…

Mutlu çocuklar mutlu büyüklere evrilirlermiş. Ve o zaman komşuluklar, dostluklar hep bundan çooook çok samimiymiş, gerçekmiş. Sosyal medya hesapları yokmuş o zamanlar. Millet birbirine gider gelirmiş. İnsan insanın o zamanlar zehrini alırmış. Şimdiki gibi haset fesat çarpışmaları olmazmış. Olsa da onlar mimlenir zaten dışlanırmış…

Eskiler böyleymiş. Her bişeyde doktora koşmazlarmış. Bu yüzden de iyileşirlermiş. Şifalı herşeyi eskiler hep bilirlermiş. Üşenmez de uygularlarmış. Yani eskiler zeytinyağlı da yermiş, basma da fistan da giyerlermiş. Şimdi neler neler var malum… Güneş bile saçmalamaya başladı artık. Dünya duracak falan deniliyor. Nasıl canavarlarsak, hakkaten dünyanın dengesini muhteşem bir performansla bozduk! Dünya dengesiz bir paikopata dönüştü!

Ya ozon tabakasını deldik ozon tabakasını!!! Deodorantlarla hem de! Daha bir çok bunun gibi saçma şeyle! Şimdi ne oldu? Olanlar oldu… Kim yaptı? Biz! Neden? Hayatlarımız daha kolay olsun diye! Evet. Peki neden kolaya kaçtık hep? Yorulmayalım diye! Kaslar erisin, beyinler çalışmayıp unutma hastalıklarına yenilesin diye! Obezite literatüre girsin diye!!!!!

Bir Covit gelir ve dünya sorgulamaya başlar… Şu an yaşadığımız şey tam da bu… Hız yavaşladı ve anlamaya başladık. Ne kadar yanlış bir sistemde eritiliyoruz… Sadece tüketen değerler olarak yaşıyoruz. Tüket hop cennete gitti melek(!) Artık yenisine bereket!!!!!

Eskiden çok güzelmiş dünya… Şimdi hakikaten dünyanın çivisi çıkmış… Bu çivi de şimdi aşırı ortalıklarda dolanıyor(!) Herkese hayırlı cumalar……

Bulutlar…

Bulutlar… Şekilden şekle giren göğün güzel ahenkleri. Renkten renge bulanan pofuduk oyuncaklar. Çocukluğumun puzzellerı onlar… Bulutlar….. Küçükken onlara üflerdim:) Şekilleri değişirdi:) Ve ben her yeni şekli bulduğumda, yine rüzgarımla onları yeni şekillerine sokardım:) O zamanlar Astraeus’luk vardı bende tabi:)))) -Astraeus,rüzgarlara hükmeden tanrı Yunan mitolojisinde.-

Göğe bakardım, öylece hayalden hayale akarken. Büyüdüm ama gözüm hiç yükseklerden ayrılmadı bu yüzden(!) Ay, yıldızlar, bulutlar, kuşlar, hep yüreğime yarendi, yardı, huzurla ruhuma dokunandı… Kah maviydi, kah gece rengi… Gündüzü güneşli, gecesi havai fişekli… Göğün en güzelleri, her dem yine bulurlardı…

Göğe bakmak güzeldir. Çok da anlamlıdır aslında. Düşünsene, göğe bakıyorsun. Baktığın yer mavi. Bulutlar mis. Ama aslında orası sadece bir yanılsama fonu… Masmavi gördüğümüz göğümüz, kısa boylu bir ışın dalgası aslında… Göğün mavi olma sebebi, atmosferin üst tabakasındaki toz parçacıklarının saçılması bu ışın dalgasıyla…. Bunu bilmemek, çok güzeldi o zamanlar….. Bundandır hep daha çok mutludur çocuklar…

Bilmek, farklı hissettiriyor insana… Göğün bile olmadığını bilmek… Karanlığa bakıyoruz, göğe bakarken. Bunca sesin içinde, ses olmayan dışımıza ulaşıyor bakışlarımız. Ama biz sadece maviye bakıyoruz – sanıyoruz…-. Oysa uzay boşluğuna dokunuyoruz belki bakışlarımızla…? Göktaşlarına dokunuyoruz? Bilinmeyen yaratılmışlarla göz göze geliyoruz belki? Zaman var bir de! İşık yılı falan! Ah…!

Ben mavi göğü ve bulutları biliyorum yalnızca…. Aynen de çocukça….

Bulutlar…. Geceye akan günün tonlarına hareket katan güzel beyazlıklar… Akşamın “ Herkes eve gitsin! “ anonsu vardır gizliden. Kurallar böyle. Evli evine, köylü köyüne gider güneş Annesiyle Babasina döndüğünde… – Canım Annemin çocukluk tabiri…- Bu anonsta, bulutlar da ışığını değiştirir sürekli. Kızıl olur, pembe olur, mor olur… Hani bir mekanda artık saat geç olur da ışıklar yanar da döner arada:) “Artık kapatıyoruz.” der gibi:) Bulutlar da “Günü kapatıyoruz!” renklerini yakar söndürür akşamın üzeri… Bakanlar, görür… Görenler, hisseder… Hissedenler, yaşarlar……

Bu yüzden de uzaya yolculuklar başladığını duyduğumda, öylesine bir haber gibi algıladım:) Beni hiç enterese etmedi uzaya gidebilirlik. Neden ilgileneyim ki? Onca şiir yazılmış, onca göğe bakılmış, mavi dünya demişiz adına. Sonra sa çık uzaya, bak dünyaya! Sakın bakma! Zaten yalan olduğu bu kadar ortadayken, orada iyiden iyiye tuhaflaşır algım kesin:) Bu yüzden de istemem görmeyi dünyayı dışardan… Dış dünyaya kapalıyım yani:)

Bulutlar… “ Bulut gibiydi güzelliği.” derdi benim güzeller güzeli Annem… Annem, bulut gibi güzeldi…. “Güzelliği tertemiz, bembeyaz, eşsiz” demek isteyenin tabiriydi bu. Bulut, eskiler için de böyle anlamlara sahipti yani… Eskiler de ne güzeldiler… Bulut gibiydiler…..

Göğe bakıyorum. Özgürlüğü anlatıyor kuşlar. Hepimiz bu aralar metrekarelerimizce hayatlarımızda, göğe daha bir yüreklerimizle bakıyoruz. Hayallerimizi asıyoruz göğe. Uyanmak için bahanelerimizi topluyoruz oradan sabahları. Hayat böyle böyle devam ediyor. Bulutlar geliyor, bulutlar gidiyor. Her bir halinde bir iz bırakıyorlar anlarımıza… Gölgeleriyle de bizler şekilleniyoruz… Ama bilmiyoruz….

Bu gece göğe dokun… Nefesinle doldur bulutları.. Sonra da özlediklerini hisset her zerrende… Sabaha bulutlara uyan… Bakışlarınla sarıl özlediklerine… Bulutlarca…. Nefeslerce…..

ŞİMDİ..!

Okullar açılMıyor. Öncelikle hepimiz için doğru olan bu kararı alanlara teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten son derece önemliydi okullarla ilgili bu kararın alınması. Ben zaten göndermeyecektim ve bir çok veli de benimle aynı görüşteydi. Bu karar ile eğitimin bölünmesi engellenmiş oldu. Çünkü eğer okullar açılsaydı, uzaktan eğitim olmayacağından, okula gidemeyen öğrenciler için eğitim başlamayacaktı. Şimdi tüm öğrenciler online eğitim ile yeni eğitim ve öğretim yılına merhaba diyebilecek nasipse.

Öyle bir durumda ki şu an dünya. Herkes birbirinden kara tenceresinin dibini gösteriyor birbirine. Çöküşler hem maddi hem manevi. Ama artık yeter yani! Herkes öncelikle şoktan bir çıksın! Gerçi o şoka hiç girmeyip de kaos maos takmayanlar daha tatillerden dönecekler… Ah işte herkes o zaman Anya ile Konya’yı maalesef daha bir farkedecek… Benim lafım, gerçekten şoka girip, üst düzey önlemler alarak yaşayan ve de yaşatanlara. Bravooooolar bravosu bizeeee.

İş güç meseleleri var. Ama başa geldi ve bunun altından da elbette kalkılacak. Dilerim tüm dünyada çalışan çocuklu Anne ve Babalar için gerekli uyarlamalar en kısa zamanda yapılır. Evden yürütülebilecek işlerin artık evden yapılması kararı ivedilikle alınmalı. Peki bu hemen olamaz ise ne olacak?

O zaman da artık biri çocuk ile ilgilenmek üzere evde konuşlandırılacak. Gelsin aile büyükleri denemiyor maalesef… Ama çocuk için bakıcılar gündeme gelecek. Devlet en azından buna destek verebilirse, muhteşem olacak. Ya da ailede biri işinden feragat edecek geçici bir süreliğine. Daha fazla para getiren kişi işine devam edecek… Ama önemli olan şey önemsenecek. Hayatta kalmak… En önemlisi bu…!

Evet, hayatta kalmak için önlemler alınacak. Peki ya kafayı yeme noktasına gelmemek için neler yapılmalı???

Bakıyorum her yerde hijyen kuralları konuşuluyor. İnsanlar birbirleriyle sadece hijyenden, gıda stoğundan, okul konularından bahsediyor. Maddi kaygılar gündemde zaten ama bunu açmayacağım bu yazımda. Çünkü iyi hissetmeye çabalı kelimeler doldurmak istiyorum ekranlarınızı. Evet, ya ruhlarımız? Kendimizi iyi hissetmek için neler yapılabilirler? Biraz da bunlara mercekle bakmanın zamanı geldi de geçiyor gibi(!)

Pandemi günleri… Ölümler, yoğum bakımlar… Sevdiklerinle görüşemiyor olman… Sarılamadın sevdiklerinle nicedir… Evlatların, Annen, Baban, Kardeşlerin, Dostların, Eşin…. Artık ” Sevmek dokunmaktır.” anlayışı bitti. Artık ” Sevmek, uzak durmaktır.” diyerek nefes alıyor olduk. Ama nefes alıyor oluşumuz gerçek bir mucize ve bununla avunmalık hayatlarımız var artık… Ne mutlu ki var!

Delirmemek için neler yapabiliriz?!

Evde geçecek ya da korunarak tehlikeli sokaklara dökülecek insanlar… Bizler… Nasıl iyi hissedeceğiz? Kendimize iyi gelen şeylerin lütfen hemen listesini yapmaya başlayalım!

Dua etmek, dans etmek, hobiler, değerlendirilememiş yetenekler, yarım ya da hayalde kalan eğitimler… Bunlar artık gün yüzüne çıkarılmalı. Hepimiz gün içinde ruhi tatmini bir şekilde yaşamalıyız. Yani dokunamadıklarımız, sırtımızda çantalarımızla gezemediğimiz yollarımız, tökezlemek zorunda kaldığımız kariyer basamaklarımız… Daha ne eksikliklerimizle, telaş içinde geçen koca koca günlerimiz… Bu tuhaf yaşam tarzımıza iyi gelecek, eksikliklerimize yama olacak, ruhlarımızı şifalandıracak birşeyler bulmalıyız…

Artık bunalımdan çıkıp, yeni yaşam modeline uyum sağlamalıyız. Sanal dünyada artık sevmek, kariyer, eğlence, eğitim, tüketim, üretim… Buna entegre olacağız. Bunun İçin de yeniden donanacağız. Eksik bilgileri edinip, tabiri tam da caiz tarafından, kendimize format atacağız ve deeeee güncelleneceğiz!

Tarihte neler neler olmuş. Kıtlıklar, savaşlar, salgınlar… Kaderimizde alacağımız nefes varsa, yaşayıp hepsini aşacağız. Ve ben inanıyorum ki her zaman hep daha güzel olacağız.

İyi şeyler düşünelim… Buna tüm evrenin gerçekten ihtiyacı var…

Şimdi!