Annem…..

Birini kaybedince hayatında… Kendinden çok şeyi de kaybedersin… O biri hayatına ne kadar yakınsa, yani ne kadar uzun süre birlikte yaşadıysanız, o kadar azalırsın o gün… Gittiği gün……

Hayatın yönü birden bocalar. Ne istediğini, ne yaşadığını birden şaşırırsın… Sabah neden uyandığın, günden ne beklediğin çok bilinmezleşir. Saatler anlamsızlaşır…

Çünkü saatler hep ona ayarlı akmıştır onca yıl…

Gün içinde refleks şekilde yaptıklarımız vardır. Alışkanlıklarımız ve zorunluluklarımızdan doğar bu reflekslerimiz. Çalışan biriysen, mesai saatlerine göre uyur ve uyanırsın. Hayatın da bu çerçevede şekillenir. Yani sınırlarını işin büyük ölçüde belirler. Maddi ve manevi… Uzun saatler ve 7 gün çalışırsan ya da ay sonunu zor getirirsen, haftasonunda Fransa’ya uçamazsın(!)

İşin senin benzinindir yaşamda yol alman için. Bu benzin hem cüzdanına hem de ruhuna dolar. Cüzdanına giren, senin hayatta kalma ihtiyaçlarını giderirken, birşeyler üretme tarafın da özgüvenini besler. Bu ikisi de çok önemlidir. Hayatta canın yandığında özellikle, bu ikisi sana zırh oluverir. O an işte anlarsın, ayaklarının yere basması neden gerekir…

Birini kaybettiğinde, benzini kazanacak gücün tükenir. Uyanmaya ve uyumaya zorlanırsın. Küçücük detaylar seni ağlatır. Mesela tülü çekerken bir gece, o tülün tam da dibine, yere yığılırsın… Sesini duyarsın yokluğunun… “ Tülleri kapa da insanlar saymasın içerde kaç kişisin… Hayat hikayeni yazmasın millet!” Huysuz bir uyarıyı, nefes alamaz kadar özlersin… “Bebek miyim ben…” duyguları içinde, hafiften isyanlı çekilen o perdeler ellerindedir… Ama o ses artık o odada değildir… Asla da geri gelmeyecektir…

Bitersin… Yeniden doğamazsın da… Her bittiğin yerde, eksile eksile kendine gelirsin. Aslında her kendine geldiğinde, eski sen sende değildir artık… Değişirsin…. Tadın kaçar… Gözünün feri kısılır…. Neşesizleşirsin…. Gülmek gelir anlık içinden. Bir filme ya da bir şeye. Gülersin de. Daha gülmenin ortasında, üzülüverirsin güldüğüne bile… Artık eskisi gibi, gülemezsin…. Birlikte güldükleriniz içinde ağlar.

Bir çocuk olursun, savunmasız, Özlem dolu… Ama kimse seni susturmaz… O bağrı bulamazsın, kimse seni oraya o güzel duygularla bastırmaz… Bağrın yanar……. Gerçekten yanar. Yanmak nedir ki? Ateş değer eline. Acır. Sonra geçer. Ama yüreğin yandı mı… Ne ilaç, ne su… Her şey nafile…..

Ağladığında eşine dostuna sırtını dayayabilir misin? Gerçekten ama. Bir dağın, bir limanın var mıdır harbiden de:) Harbiiii tarafından… Hani bunalttın mı diye düşünmeden. Hani gözleri gözlerine içi titreyerek bakar mı…? Yoksa herkes ağlayan birini görünce ne oldu der ya da bir çaba gösterir İster istemez… Sen..? Ne kadar kalabalıksın…?

İyi günde herkes herkese kahramandır. Peki o gün..? Kahramanlarını yanında hissedebilir misin? Kaç kişi yüreğini yüreğinde yaşayabilir? Gözyaşlarını anlayan, silen, melhem olan kaç kişi vardır ömründe? Eşin, dostun var mıdır gerçekten de???

“Ağlarsa Anam ağlar, gerisi yalan ağlar “ demiş peeek muhterem birisi. Ağzı bal yesin ya da ruhu şad olsun…

Ağlarsın O gitti diye… Gözlerini silen de vardır belki, derdini dinleyen de… Şükredersin bu yoklukta… Eksile biçile yeni yaşamında, çok da farkındalıklı olmamaya bakarsın… Fazladan taşımaya yük istemezsin ruhunda… Görmezlik ülkesinden gelirsin… Ama yalnızlaşırsın da…

Birini kaybedince…. Birlikte yaptığınız herşeyi kaybedersin. Birlikte kurduğumuz hayaller de buna dahildir… Üstelik yapılmayan öyle çok da şey vardır ki bu hayatta… Çünkü nedense! Hep ertelersin!!!! Sanki herkesin yaşam sözleşmesi varmış gibi(!)

Ölüm varmış… Her canlı bunu bir gün tadacakmış… Ben bu sözü hep ölen kişi ile ilintilendirirdim. Değilmiş… Meğer arkada kalanlar da tadarmış ölümü…. Annem….

Annen gidince hayatından, çocukluğun gider… Kimse artık bebekliğini anlatamaz. Bir film izlerken, çocukluğunun bir anısı aynı anda aklına gelemez bir başkasıyla… O gözlerle buluşamaz gözlerin… Ararsın. Ağlarsın bulamayınca….

Annen artık dünyada yoksa, kimse sana karışmaz. Üşüdün mü, yedin mi, eve geç geldin mi…???? Yüzün somurtuk mu yoksa çok mu gülüyorsun? Neden gülüyorsun ya da üzülüyorsun? Kimse şifrelerini çözmek için bakmaz sana… Kimse Annen kadar sevmez seni…

Annen gittiğinde, sen sadece dünyada biri olarak kalırsın. Bir adreste oturan, bir yerde müşteri, bir üye falan. Biri yani. Prensesliğin, prensliğin, yani dünyalara değerliğin biter…

Değersizleşirsin…..

Annenin sesini duyamaz olunca, kendi sesini de duyamaz olursun. Çünkü kimse konuşmaz seninle onun gibi… Asla anlatamazsın eskisi gibi. Yani susarsın artık bir ıssız gibi…

Annen hayatta mı?

İnan tüm şans oyunları sana çıkmış gibi sevin her nefesinde eğer Annen yaşıyorsa! Bu dünyanın en güzel şansı! Sen hala Annenin çocuğusun. Hala koruyucu meleğin yanında. Sesin soluğun yerinde. Tadın tuzun kıvamında. Annen var! Hayatta! Sesi, sözü, gözü, elleri cennetin senin! İster kız, ister soğuk ol bilmiyorum ki var öyle ilişkiler de. Ama inan! Anne sadece 1 tane dünyada! Ve en kötü saydığın Anne bile en yakın bildiğinden, dünyalardan değerlidir…

Bu değeri iyi bil…

Annem… Muazzez Kızı Neziha için dualarınızı eksik etmezseniz… Çok sevinirim……. Güzeller güzeli kıymetlimin inşallah mekanı cennet olsun…. Bu gecelik de böyle olsun….

Kala”BALIK” Sahiller ve Zihinler

Fırlatırsın oltanı sulara… Martıları izlersin. Ciğerlerin miisssss. Martılar nerde çok, oraya fırlatmaya çalışırsın oltanı. Martılar klavuzun olur, günün balık saatinde… Oltanın, fırlattığında çıkardığı çok güzel bir sesi vardır. Açarsın makara mekanizmasını. Kurşunun da ağırındansa hani, uuuuhuuuuuu çooook uzaklara coşar misinan! O makaranın dönerken çıkardığı ses, özgürlüğün sesidir… Tüm kilitler açılmış, sıkılmışlığından kurtulmuş misinanın sesi… Kendini koyarsın o kurşunun üstüne. Uçarsın havalara öyle….

Denize kurşun atarsın işte böyle:) İlla teeeey teeeeeyyy diye kurşun atmalara gerek yok(!)

Oltanın özgürlük sesi bir de bisiklet dişlilerinden çıkar. Hani bisikleti boşa alırsın, bayır aşağı öylece döner tekerlekler! O sese de bayılırım beeen! İçimde bir gitmek var sanırsam:) Ya kurşunun üstünde cumburlop denize!!! Ya da dağ tepe bisikletle yollar uzanıyor önümde… Tabii ki hayalimde…. Bu Covit’te nerdeeeee…. Ne pilayum paluk nasuldur daaa! Maskesuz yaratuklarun hepsina kıçııummmm!

Balık tutmak güzeldir. Bir yer bulursun kendine. Genelde kalabalığı tercih edersin. Neden? Çünkü balık sürüsü oradadır! Bu işin konpedanlarını izler, rahat edersin. Sen de araya bir sığışırsın. Balık tutanlarda haset yoktur zati. Kimse demez sana “ Kardeşim güzergah itibariyle benim sularımdasın! Çek arabanı!”

Bilakis sen geldin suyun boyuna, açtın malzemelerini falan. Baktılar çömezlik paçalardan şelale. Hemen biri der; “ O kurşun değil bak bunu takalım. “‘Diğeri der; “ Sen elini buraya koy öyle fırlat. Daha uzağa gider.“ Bir dostluk, bir sevgi, bir yardımlaşma alır götürür seni şehrin kozmopolitliğinden. Birden kardeşlik ve barış hakim olur orada. İşte oraya balık gelir!;)

Yardımlaşma vardır ama fazladan muhabbet yoktur balıklı sahillerde. Yani oraya gelen balık avlamaya gelir, bay bayan tavlamaya değil. Herkes gerektiğinde sese bürünür, yardımını yapar ama laf lafı asla açmaz. Denize dalar gider herkes. Balığının peşine ya da içinde yaşadığı hayatın en uzağına kaçar gider…

Hayatta ıskaladıklarını tutmaya çalışır belki… Belki de o fırlatılan kurşunla, fırlatılır bunalımlar… Balık tutanlar görünürler sahilde. Oysa bizler hayata tutunuruz balık tutarken. Tutarız hayatın elimden, elde balık olur… Balık çoksa kısmetimizde:) Oh artık talih bizden yana! Olur mu olur:)!

Balık tutmak güzeldir, o paaaluuuhuu tutsan da tutmasan da:) Orada geçen süre, zihnin tam anlamıyla tazelemesiyle ömrüne armağan olur. Ömrüne ömür katarsın balık tutarken. Yani balık gerçekten de sağlığa son derece faydalıdır:)

Bir gün ofise gidiyorum. Karaköy’den geçiyorum. Sağda balık malzemeleri satan dükkanlar. Bakıyorum öylece. Trafik malum akmıyor, damlası dahi yok:) İyi oluyor. Çekiyorum arabayı sağa ki bu da şansıma! Giriyorum içeri. “ Merhaba “ diyorum.

İşte benim balık olayım böyle başlıyor. Veriyorlar bana ne lazımsa. Donanıyorum. Kova bile alıyorum oradan. Satıcı ipi bağlıyor bile kovanın ucuna. Muhabbet kıyamet çıkıyorum dükkandan:) Oysa toplantıya gidiyorum:) Babajda balık malzemelerimle, gülümsüyorum.

O gün işi erken bitirip, boğazda bir yere konuşlanıyorum. Ve başlıyorum balık tutamamaya:))) O geliyor “ Böyle tut. “, bu geliyor Misinaya şunu tak. “, başkası geliyor balığı misinden çıkarıyor!:) E çünkü ben dokunamıyorum balığa, kıyamamaktan…

Balık gelir. Oltanın ucunda, artık kara hayatına göç etmiştir. Alırsın eline balığı. Avucunda bir hayat atar. Sen hiç balığın kalbinin nasıl attığını duydun mu? Balık avucunda. Ağzında zoka… Zokayı yutmuş bir balıkla, kalbin aynı ritimde atmaya başlar o anda.

Balık seni sana yansıtır biraz da. Düşünürsün kendi ömrü hayatını:) Kıskançlıklar, saray entrikaları, falanlar fistanlar uçuşur o an avucunda … Kıyamazsın balığa… Yandan gelir usta balıkçı, bu romantik filmi sonlandırmaya. Der sana “ Korkma bak çek şöyle hop at hemen kovaya.“ Mutlu olursun utana sıkıla. Atasın gelir balığı geriye yani denizine. Ama derler sana. “Artık o yaralı. Ya sen ye ya afiyetler olur büyük başlığa…” Kalır balık kovada…

Düşünürsün. Balık restaurantlarına gittiğimde mutlu mesut, masaya gelen nedur daaaaa! Baban değil ya(!)

Böyle böyle balık canisi oldururlar seni:) Ama hayatın kuralı bu değil mi? Büyük balık küçük balığı yer.. Balık tutmak biraz da büyüklenmektir bilincin altında. Hep küçük balık olacak değilsin ya?!) İplerin senin elinde olması hali budur işte..!

Vel hasıl kelam balık tutmak harika birşeydir. İçinde bir sürü felsefe saklıdır balıkçılığın. Ben henüz giriş bölümündeyim. Yani o sandalla açılmalar, o balık saatini yakalamalar aşamasına geçmedim henüz. Geçmek de istemedim…

Kalbi atan birşeyin son atışının sebebi olmayı pek sevmedim… Kalbi atan birşeyi kırmayı sevmediğimden belki…

Hey! Kalbi atan Sen! O kalbine iyi bak. Kırılmasına izin verme! İçine bol bol sevgi bas. Taş sakın, aman! Taş kalpli olma ki taş devrinden çıksın bu dünya…. Batmasın yani…:)

Güzeeeel bir gün olsun! Beraber olsun! Haaaaydi!

Evrenden Sana Bir Masaj Var:)

Nasıl geçti günün? Şöyle bir masaj ne iyi giderdi di mi? Masaj ülkemizin pek de alıştığı bir şey değil gerçi. Masaja bakış açımız aşırı dar(!)

“ Mesleğiniz ne? Masörüm ben. Hımmmmm. Sen nerenin masörüsün canımmm? “

Masör ya da Masöz denince, bir tuhaflaşmalar surette. Ama hakkaten çok sığ bir bakış. Büyük yanlış!

Oysa bir çok medeni ülkede masaj, sağlık standartları arasında. Hatta tedaviler adına reçetelere de yazılıyor. Ülkemizde masaj sadece 5 yıldızlı ya da merdiven altı (!) otellerde akla gelen bir etkinlik…

Evet sadece etkinlik. Oysa masaj çok önemli. Masaj, tüm vücudun lenf ve damar sistemini kusursuz şekilde uyarır. İyi dolaşım, sağlıktır. Vücut gereksiz suyu atar ki bu suda bir sürü de toksik madde bulunmaktadır. Kan dolaşımı güzelleştiğinde, hücreler tam performansla yaşatlar mutlu mesut. Bunlar içte olan şeyler.

Dışarıdan güzellik, yakışıklık ile de kendini aşırı mi aşırı gösterir masaj. İpek gibi bir ten, sımsıkı bir vücut, sağlıklı görüntü verirsin işte. Masajın ruha etkisi ise tarifsizfir!

Yenilenirsin! Arınırsın! İyi hissettiğin kadar da iyi düşünmeye başlarsın. Olaylara bakışın değişir. Neden? Çünkü hakikaten “ Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur. “

Masaj, evet çok gerekli. Ama DİKKAT! Çünkü yetkisiz ellerde yapılanına kaza denir!!! Ha sana araba çarpmış ha masaj yapmış “ ne iş olsa yaparımcının “ biri!

Valla diğer ülkeleri bilmem ama bizde. Moda ne ise o işe herkes girer(!)

“ Nuriiii masaj salonu açacaksın da paran yok! Olsun abi ben kredi çektim, onaylandı. Bak bankalar bile işin ufkunu nasıl da gördüler. Ya bir sen göremedin Selami Abi! “ Arkadaş, Selami abi gördüüüü! Ufukta koca bir şilep yaklaşıyor sana! Şilebin adı da krediiiiii! Ah be…

Masaj salonu açanlar, masaj eğitimi veren milyonuncu en ucuz yerden diploma alanlar. Ne ararsan var! Gel vatandaş gel! Batan ekonominin malları bunlar(!)

Ekonomisi bozulan cebin düzelmesi için böyle herşeye atlama yapıp, sınıf olarak sıçrama yapacağını sananlardan çooook masajcı var…. Sonra da bir sürü kaza….

İki kişi konuşur sonra. “ Masaj yaptırsana. İyi gelir yorgunluğa. “ Cevap korku doludur. “ Nuri abinin salonuna gitti bizim Ela. Hoooop ordan doğru acile. Omurgası kaymış kızın!!!!” Ah şekerim ah. Ela’nın beli kaydı, Nuri abiye de şilep çarptı sorma(!)

Yani masaj güzel ama her yerde olmaz. Masaj yapacak kişinin, orijinal masaj yapabilirlik belgesi olması gerekiyor. Mümkünse de referansını ara. Sonrasında periyodik olarak at kendini masaj yatağına, yoğrul bir güzel:) Tüm yorgunlukların çıksın.

Tavsiyem haftada 1 defa aromaterapi masajı. İnan negatif enerjiden eser kalmayacak. Bir bakacaksın tüm çakralar açışmış!!!! Para, aşk, sağlık, kariyer herşey sendeeee! Bu masaj denen şey var ya:) Merkür gerilemesini bile bozguna uğratıyor. O menem bişey:) Haydi pamuk parmaklar iş başına!!! 🙂

TekerleBe:)

Selam! Şemsipaşa pasajında, sesi büzüşesiceler:) Okurken bile zor di miii:) ? Söyleyebiliyor musun okumadan? Ben söyleyebiliyoruuuuum! Tekerlemeler müthiş dil egzersizleridir. Diksiyon eğitimlerinin vazgeçilmez parçalarındandır. Dilini iyi kullanman aslında senin görevindir. Bunun için illa sahne oyuncusu ya da müşteri hizmetlerinde çalışıyor olman gerekmez. Dil, bir toplumun kültürüdür çünkü.. Şiveler, lehçeler de öyle. Hepsine sahip çıkmak lazım.

Tekelelemelerin güzel bir tarafı da güldürücü olmasıdır:) Beni güldürür mesela, herkesi bilemiyorum? Ben gülmek için apartta bekliyorum belki de o ayrı ama…?:)

Tekerleme söyleyemiyorken herkes şekilden şekle girer:) Hayatının ilk 9 ayına bürünür o surat:)! Çok tatlı olur. Tekerleyemediğinde o kelimeyi, hııışşşş puuuşşşş bişeyler dökülür ya dilinden hani:) Limon tepkisi gibi:)! Limon yiyince de büzüşür ya o surat, esneme gerinme şekline geçer vücut dili, yüzden başlayarak:))))

Tekerleme söyleyememek güldürmecesini bu anlamda herkese tavsiye ediyorum:) Mesela bıkkın bir gündesin. Karşında da suratında sirke ticareti almış yürümüş bir tip var artık bu senin neyinse?:) Her bir şeyin olabilir, herkesin başında, atma kendini köprüden:)! Hemen bir tekerleme söyle ya da söyleyeme:) İnada bindir işi o karşındaki hilkat garibesi de söyleyemesin:) Söylerse hakkaten dumura uğra ama!!!

Güleceksiniz birlikte! Burası kesin. Ortam birden ısınacak. Çok sıkıldığında bu pimi her zaman çekebilirsin:) Gülmek gerçek bir ihtiyaç çünkü…

Kimse kimseyi güldürmüyor artık.. İnsanların birbirine verecek enerjisi mi bitti, egoizm mi arttı bilmiyorum? Öyle ama. Yaaaaa bebekler bile eskisi gibi sevilmiyor artık! “ Hanimiş buuuuu ugucuuuk buhuuuşşşşcuuuuk!” diye sevmeler yasaklandı çünkü(!)

Bebeğe, karşında büyük bir insan gibi bakacak ve konuşacaksın! O bir birey! Ciddi ol! Cidddiiiiiii!!!!! Ağlarsa kucağına alma! O bir bireeeeyyyy! Saçma kelimeler kullanmaaaaa, tuhaf öğrenmesiiiin! Her şey doğru öğretilsin!

Ya hakikaten robot veri tabanı oluşturuluyor, bebek büyütülmüyor… ! Eski bebek sevmeleri ne kadar da içtendi.. Bebekler de ne kadar tatlı tatlı, saçma kelimelerle büyürlerdi.. Yahu bizde “ yarım yamalak” diye bir tabir bile var! Artık sadece siyasette kullanılır oldu(!) Neyse:) Oysa bebekler ne güzel yarım yamalak konulurlar, yerlerdi… Şimdi hepsi ordinaryüs maşallah… Suratsız!!!

Tekerleme tekerleyemeden, gülüp güldürülmeden büyümek aslında “ yarım yamalak” olanı! Sen gülmeyi ve güldürmeyi önemsemeden büyürsen, ne olacak? Etrafı tabi ki “ Yaşam Koçları “ saracak! Bu arada iyi ki varlar… Yaşam Koçları olmasa, o dost el, o anlayışlı ses nerede hani?!!!

İnsanlar o kadar kusursuz olma çabasıyla yoruluyor ki herkesin cinneti kendine halinde sürüklenip gidiyor zamanda. Bu zorlanmalar da işte trafikte, ilişkilerde ve her şeyde patlıyor….. Sadece tekerleme söylense… Daha bebekken… Saçma sapan olsak canımızın istediği kadar…

Kusurlarımız olsa… Filitresiz fotoğraflarımıza yüreğiyle gülümseyen öz bakışlar dokunsa… Herkes mutlu olmak zorunda kalmasa… Sosyal medya hesaplarında yarıştırmaya yemesek, içmesek, evlenmesek… Dostlar alışverişte görmese… Dostlar çay içse… Kahve içse ve o iki lafın beli hiç doğrulmasa….

Bunlar işte hep tekerlemesizlikten oluyor:) Benden sana günün tavsiyesi! Bugün seç kendine bir tekerleme. Tekerle ya da tekerleyeme:) Yalnız mısın? O da güzel:) Söyle, söyleyeme gül:) Aç birine telefon. Yok mu kimsen? Öylesine bir telefon numarası çevir:) De ki benim konuşacak kimsem yok. Var olanlar da valla bunaldım onlardan. “ Merhaba ey insan” de.

Küfür duyarsan, tam bitmesini bekleme:) Ama komik olur:) Buradan sana telefon sapığı ol çağrısı yapmıyorum! Ben sana “ Hayatta kal! çağrısı yapıyorum… Yaşamak için gerçekten mutluluğa öyle çok ihtiyacımız var ki… Baktın seni güldürenin yok. Baktın hatta gülmelerinin hırsızları çok. O zaman bir yol bul!

Ama bu yol senin ve etrafının sağlığını bozmasın. Tekerleme söylemek ya da söyleyememek zararsız bir mutluluk yaratacak:) Gül yağı mesela. Al onu, damlat bir küçük cezveye. Az da su koy. Yak ocağı. – aman başında dur, ev yanmasın:) – Buharı sarsın evi. Gül kokusu enerjiyi en çok yükselten kokudur. Gül suyu sür her zaman, miiiis gibi kok! Gül:)

“ Şu su şırıltısı! “ Bu da en kısa tekerlemelerden:) Tekerle tekerle dur işte:) Şekerlemelerden evladır evlaaaa! Kilo almazsın:) Güneşli gülüşün yüzünün güzelliğinden – hem Kadın hem de Erkek için söylüyorum!- hiç ayrılmasın bugün!!!!!

Domates!

Müzik çalıyor. Fransa’nın aşk kokulu sokaklarında, ilerliyorum öylesine. Şiir gibi bir dil Fransızca. Ne deseler, bahis aşktan:) Bana öyle geliyor ve bana nasıl geldiği en mühimi değil mi zatiii:) Fransızlar çok çocuklu aileler kuruyorlar. Sokaklarda incecik belli anneler görüyorum, her tarafından bir sürü çocuk sarkan:) Ama bedenler taş! Gerçekten de öyle zarifler ki. Saygıyla kaldırıyorum çatalımı havaya:) Yer şanzelize ve kahvenin yanında tatlı iyi gidiyor:)

Dünyayı düşünüyor insan. Başka bir ülkeye gidiyorsun. Bir de bakıyorsun aslında gökyüzü aynı, nefes alıyorsun, yemek yiyor insanlar tıpkı senin gibi:) Yani sınırlar çok anlamsızlaşıyor dünyayı gezdikçe. Biz uydurmuşuz diyor insan sınırları… “ Nasıl da köşe kapmaca oynamış atalar… “ diyor içten… Daha nelerrr neleeer diyor da…! Neyse…

Dalıyorsun bir yere. Aaaa bir de bakıyorsun, bildiğin şeyler aklından geçen. Şaşırıyor insan o an. “ Nereye gidersen git, beyninden öteye gidemezsin. “ demiştim ben bir zamanlar. Ne de doğru demişim… Tebdil-i mekanda her zaman ferahlık var. Yadsınamaz gerçektir, amenna ama işte beynini temize çekmek son derece önemli. – Demek ki Covit lazımmış beyne format atmak için(!) Şimdi her yer Taksim! Hem de en Hicaz en kemandan…..-

Düşünüyorum??? Nerede olmak isterdim şu an? Boşluk oluşuyor. Bu soruya hızla yapıştırdığım cevaplarım vardı benim, hatırlıyorum… Sahi:) Nerede olmak isterim şu an? “ Covitsiz bir dünyadaaaaa! “ Cevabım bu:) Aklımı almış Allah’ın virüsü! Kafaya takacak şeylerin hepsini aldı süpürdü! Format bu! Düşünecek başka şey bırakmayan, beyin yakıcı pis bulaşıcı şey!

Ne kadar da değiştik böyle..

Ne özgürlükmüş, bir ülkeye gitmek birden bire… Orada her hangi bir yerde oturup bir şeyler yemek… Gereksiz bir şeyi düşünürken bulmak kendini… Buna hayıflanmak… Şu an hepsi hayal gibi, masal gibi hatta. Şaka gibi kısmı çoktan bitti bende! Ah Şanzelize… Seni anıyorum, domates yorgunluğunda:))))

Bugün domates hikayesinden bahsedeceğimi söylemiştim. Ülkeler gezilemiyorsa o vakit domates alınır!!! başlasın işkenceeee!

Hikaye şöyle başlıyor. Domates satan biri geçiyor. Sesini duyuyorum. Özel ulakla domatesçiye haber salıyorum (!) Bizim sorumlu çalışanımız Nezir devreye giriyor:) Ve iş ciddiye biniyor. Kapıya 50 kg domates yığılıyor:))) Nezir şaşkın… Kollarını uzamış hissederek, alabildiğine uzaklaşıyor benden!:)

Her sene karınca psikolojisine girerim ben. Buraya kadar farklı bir durum yok. Amaaaa miniiiicik bir detay atlanmış bu sipariş verilirken. Yardımcı kadın yooookkkkk!!!!!!! Yatılı bir Türkmen can evdeyken, herşey kolaymış meğer… Oysa bir de beğenmiyor insan mutlaka bir tarafını o kadıncağızların…. Ahhhh diye diye bugün, bir güzel gargoldum domateslere:) Bilemedim domatesler mi kışlık oldu ben mi(!) Ah Şanzelize, vah Türkmen canlar diye diye, karikatür oluyorum oracıkta:) Eğlencem kendime….

Covit bir çok şeyi değiştirdi hayatlarımızda. Üst düzey güvenlik sebebi ile eve giriş çıkışlar yasak! Bu esareti de ancak biz kaldırabiliyoruz:)- Acaba gerçekten de kaldırabiliyor muyuz??? Bir uzmana sormak gerek ?!)- Böyle olunca da domatesler gayet ele bakar oluyor. Bugün kırmızıya karşı boğanın neler hissettiğini anlamış gibiyim:) Bu derecelerde kırmızı hassasiyetim(!)

Şanzelizeeeee:) Paris! Ne hoş binalar! İnsan diyor “ Neden bizim sokaklar böyle değil?!” Heykeller, eski ve muhteşem yapılar…Özeniyor insan… O ince belli anneler dahil… Hele bir de domates mevzuya girince!!! Özenmenin fevk noktasında buluşuyor bunalmış kendisiyle!!! İnsan bir aaaah çekiyor:)

Ne mi oluyor sonra? Su içiyor:) Sıcaklarda su içmek pek faydalı…! Soğuk su içmek, çekilen ah sonrası, ayrıca da adettendir:). Yalnız dikkat edilmeli, hasta olunmamalı! Terli terli soğuk su içme, maazallah Covit mi oldum korkusu, yer bitirir insanı. Aman! Tövbe tövbe! Paranoya tavan! Uzman şart…..

Domates severim:) Sevdiğim her şey böyle bende:) Boca etmek diye bir tabir vardır hani. Boca ederim üstüme, ruhuma, haneme artık nereye uygunsa o sevdiğim şey:) Domates bombardımanına tuttum kendimi bugün:) Öyle yoruldum ki sıkılmayı unuttum:)

Korkmayı da…

Şanzelize serpildi yüreğime aralarda bugün… Adını mitolojiden alan güzel cadde. Anlamı Cennet….. İyi geldi… Bugün Covit’e pek bir Fransız kaldım domatesler sayesinde. Annemi özledim, yine çok derin… Yardımcı kadınların kıymetini kavradım(!) Sınırları yine yalanladım. Uykum geldi… Yarın yine gün domatesli……

Geç Şu Tarafa! Başla!:)

Kürekleri çekmeli. Sandalın yokken asıl. Suyun yokken… Bir mevsime bürünmeyi beceremeyen hissizliğindeyken hatta. “ Yaz mı kış mı olmuş, neyleyim…” modun açıktayken… Her ses sadece sesken ve şarkılar söylemezken hikayelerin. Böyleyken tam. Kürekleri çekmeli…

Kürek kadar dilin nerde? Mangal gibi yüreğin? Elindeki maşan hani??? Nerde süpürgen, uçuran seni göklere? Gülüp geçmelerin? Hayatta sınavları çalışarak geçersin. Dertleri tepeleri de gülerek:) “ Gül geç! “ denir ya hani. Öyle işte. Gül geç! Dalganı geç! Vazgeç!

“ Senden vazgeçince, kendime geldim. “ demiştim bir yazımda. O yazım burada değil:) Öyle ama. Hayatta vazgeçmelerimiz bizim için belki de kendimize gelmemiz demektir. Önemli olan geçilecek yeri iyi bilmek. Yoksa kendine geleceğine kendine geç bile kalabilirsin…

Bugün Pazartesi. Uydurulmuş zamanın haftalık bölmelerinin başlama taşı:) Pazartesi:) Herşeye başlama günü(!) Diyete, sağlıklı yaşama, spora, yeniden hayata dönmeye, daha iyi bir insan olmaya, kendine çeki düzen vermeye, sigarasız bir yaşama, daha bir sürü şeye bugün başlanır:) Sonra da başlanır hepsine(!) “ Başlarım böyle hayata!” denilir:) Takribi akşamına da tüm kararlar silinir:)

Silinmesin!

Yahu başlama işte topuna tüfeğine:) Sen güzel bir haftaya başla. “ Hayır ama çok geç…” Ne kadar geç? Neye geç? Hiç bir şey için geç değil! Yaşamak için her an tazedir. Her an yenidir. Her anı ilk yaşarız. Bizler her anımızın tecrübesiz genciyizdir. Çünkü her anımızı ilk kez o an yaşarız. Hiç böyle baktın mi?

İnsanlar büyüdükçe sürekli kendisini bir şey sanıyor. Olmuş sanıyor. Ama öyle değil. Her an yenisin. Her an başka bir sen görüyor dünyayı. Her an, yeni yaşadıkların ve yaşamadıkların, seni önceki anlara göre değiştirmiş oluyor. Enerjin değişiyor olana olmayana göre. Ve sen hep başka biri oluyorsun böylelikle. Bu yüzden de hep yenisin! Her şey için hem de!

Büyüdükçe vaz geçiyoruz ya. Bu en kötüsü. Bu Pazartesi vazgeçmek yerine, gerçekten başlamak elimizde. Biraz dirayet sadece! İlişkine bak. Neler yapabilirsin? Sizin için senin elinden neler gelebilir? Sen üzerine düşeni yap. Asla koparma. İnceldiği yerden koparsa da bağrınma! Hayat de ve geç!

Kilolu olmak sağlıklı olmamak demektir. Sen seç! Güzellik başka tarafı. Bu tepeye gel! Bir de buradan bak her şeye. Hep güzelsin. Hep yakışıklısın. Konu uzun yaşaman. Bu yüzden de o saçma alışkanlıklarından vazgeç!

Salı olmadan yazıma bir nokta koyayım:) Bugün biraz geç kaldım yazmaya:))) Olsun. Neler neler neler yaptım ama:) 50 kg domatesin hikayesi, yetişirse akşama..!

HİÇ…

“ Yaşamın bir anlamı olmalı. Senden başka benden başka… “ Ne güzel bir şarkıdır. – Yazımın sonunda paylaşacağım linki. – Yaşamın anlamı ne demek? Yaşam ve anlam? Her şeyin mantık ile yaşandığı bu yüzyıllarında dünyanın, anlam acep nerelerde?

Öyle seviyorum ki ben Filiz Akın ve Ediz Hun aşkı tüten filmleri… Lisedeyim o zamanlar. Annem çok seviyor eski filmleri. Eski İstanbul’u izliyor filmlerde, kendini izliyor yani.. Gençliğini… “ Bu tepe Aşıklar Tepesi….. Burası Ömür Tepesi…, Kilyos sahili, burası da bak eski boğazın hali….” diyor Annem… Yaşıyor o an, o günleri…. İşık yanıyor gözlerinde canımın…. Çünkü insanın gözüne fer, ancak yaşamaktan gelir………

Tabi ben başımı sallıyorum. Henüz lisede, sayfa bomboş… Hatasız bir sabi….:) Ne güzel bir yenilik, tazelik hali… “ Hiç “ bir şey olmak.. Henüz mesleğin yok, eşin, çocuğun, adresin… Sen sadece sizinkilerin çocuğusun. Bu kadar özgür. Tabi burada ailenin özgürlüğü önemli.. Eğer iyi bir ailen varsa, işler yolunda.. Ama mendil satarak büyüdüysen.. O gün de özgür değilsin…

Ben şanslıydım.. Özgür bir “ Hiç “lik yaşadım. Annem filmler izlerken, izlerdim ben de. Annemi belki bu kadar anlamazdım ama çok severdim o hallerini aşıkların ve masum şehirlerin… Anlam vardı çünkü.. Sevmek, koşmaktı kırlarda, bayırlarda. Anlaması zor değil aslında.

İki aşık. Ne yapacaklar? Koşacaklar ki gün geçsin:) Gün her türlü geçer. Ama gün yüzünde koşarsan, adada, modada gezersen, o zaman Leyla ile Mecnun olur, aşkını yüceltirsin. Kavuşursan öyle gün yüzü görmeyen yerlerde, o zaman aşkını yitirirsin. Çünkü tükenir ve tüketirsin. Tükenmişlik Sendromu senden uzak olur(!)

Ben seviyorum eski filmleri de o güzel aşkları da. Kafa bende hala o yıllarda. “ Yaşamın bir anlamı olmalı. Senden başka benden başka.. “ O kadar anlamlı ki.. Yaşamın anlamı sadece karşı cinste de değil yani. Yaşam sadece tek noktada akıp gitmiyor.

Derdim ben lisede. O zamanlar tabi filozofum:) “ Hayata geniş bir pencereden bakmalısın. “ Yeni söz yazmış ben:) Yani diyeceğim oymuş ki bakış açını geniş tut!

İnsanlar sadece sorunları kadar varlar sanıyorlar. Ben hariç:) Sadece sorunları kadar çabalıyorlar. Hayaller hep lisede kalıyor. Çünkü liseden sonrası kim olduğun damgalanıyor. Bu saçma eğitim sisteminde tüm kimliğin 3 saatte veriliyor eline. Sen doktorsun! Sen kazanamadım! Sen artık mühendis oldun! Sen öğretmensin! Sen işletme okudun, ne iş olsa yaparsın(!)

Ama ya hayaller? Ya eğilimler? Ama ben şarkı söylemek istiyorum….! Söyleme! Kötü yola düşersin! Hem zaten sanatçı para kazanmaz! Kaç kişi ünlü olabiliyor! Bas geri! Git sen matematik okuuuuuu! Sınavaaaaa! Yüüürrrr rrrrüüüüüü! Ama imdaaaaat yaniiiii!

O imdatı kimseler duymaz… İşte atarsın dart tahtasında bir yere oku… Ne gelirse okursun, iş bulur evlenir, çocuklanır sonra yaşlanırsın. Gerisini yazmasam iyi:) Yaşamın anlamı bu mu?????

“ Bazı şeyler, hep olmaz ki. Fırtınalar hava sakinken kopmalı… Olmalı, olmalı, olmalı, olmalı… Yaşamın bir anlamı olmalı… “ Peki sen buldun mu? Ne o anlam?

Anlam peşinde gezebilen ülkeler vardır. Burada daha çok insanlar para peşinde gezebiliyor. Zaten kapının dışı masraf. Ne gezmesi(!) Azınlık daha şanslı ama çoğunluk cinnet içinde. Böyle olunca “ Ne anlamı arkadaş! “ derler elbette.. Denmese keşke… Çünkü zaman kısa. Sen sana çizilmiş kaderine küserken, an kaçıyor, anlam yaşanamıyor…

Lisede hayallerin vardı. Bir “Hiç”tin. Şimdi bir şey oldun ve bu seni gerçek bir “Hiç “ yaptı. Peki bu değişemez mi? Mesela Ferhat Tunç bunu değiştirdi. Doktor olmuştu artık şarkı söylüyor.

Maria Rose Balter.

Bu ismi hiç duydun mu? Kendisi alkol bağımlısı annesinden, babasız doğan bir bebek.. 5 yaşında kimsesizler yurdunda soluğu alır. Bir çift tarafından evlatlık olarak yurttan ayrılır. İtalyan asıllı aile Maria’ya 17 yaşına dek evlerinin mahzeninde işkence yaparlar. Evlatlık edinme sebepleri, sadist duygularını tatmin etmek istekleridir.

Şiddetli depresyon sonucu felç olur Maria ve hastaneye kaldırılır. Halüsinasyonlar görmektedir. Kendisine şizofren teşhisi konur. Ama sonrasında depresyon odaklı sorunlar yaşadığı anlaşılır. Maria tedavi edilir.

34 yaşına geldiğinde hayata yeniden başlayacak hale gelmiştir Maria. Üniversiteye gider. Psikoloji bölümünden mezun olur. Maria evlenir. Bu arada kanser olur ve iyileşir! Kocası ölür. Maria işine odaklanır. Masachusetts Danver Devlet Hastanesine yönetici olarak atanır 58 yaşında. 1999 yılında hayata gözlerini yumar.

Maria Rose Balter’ın hayatı “ Nobody’s Child” adlı filmde anlatılır… Gerçek bir başarı hikayesidir Maria’nın hayatı. Maria asla “ Hiç “ olmadı. Ya da “ Hiç “ olmaktan vaz geçmedi. Maria yaşamakta ve başarmakta inat etti. Yaşamın anlamını hep sorguladı ve sonunda buldu.

Herkes için en birinci tavsşyesi de “ Affetmek “ti. Evet. Affetmek!

Her ne olduysan ya da olmadıysan, lütfen bununla barış! Kaç yaşında olursan ol, istemeye devam et! Hayaller her yaşta olmalı. Onlar varlarsa, gücün de hep vardır, hayallerini gerçekleştirmek için!

Yaşamın bir anlamı gerçekten olmalı! Küstün, süzüldün, mayıştın, kolaya alıştın ya da artık kendi içinde kayboldun? Bilmiyorum. Ama ayağa kalkmak için sadece 1 hayatlık şansın var! Bugün kendin için iyi şeyler iste. Artık bir “ Hiç “ olmasan da….

İyi ki Doğdun!

Doğum günün kutlu olsun! Bugün ya da değil ama bir gün ve ben o günü şu an kutlamak istiyorum:) İzninle elbette. Bir reklam vardı eskiden. “ Hiç tanımadığınız biri, size çiçek verirse sakın şaşırmayın.” diyordu reklamda. Bir parfüm tanıtılıyordu:) Sen de şaşırma işte:) Allah söyletmiş olsun bu defalık da:)

Herkes doğum günü kutlansın İster. En alakalısından en alakasızına bu böyledir. Ama bazıları ne kutlar ne de kutlansın İster. Peki neden? İşte bu konu psikoloji bilimi ile ilgili. Bu sorunla mücadele edenlere tavsiyem, bir uzman desteğinin alınmasıdır.

Hayatı daha renkli yaşamak varken neden kısıtlar?!!!

Hayatı daha renkli yaşamak. Evet! Renkli yaşam denince akla hep neon ışıkları geliyor. İlla Vegas’ta rulet oynamana gerek yok renkli bir hayatın mensubu olman için. Gözde mekanlar, seni ağır müşteri diye karşılamak yakınlığında olmasalar da olur. Renk illa atla deve değil kıscası. Renk denen şey, anı yaşama kapasitende!

Mesela dolunay vardır. İzlersin. Yanında hayatının adımdaşı duruyordur. İşte ne kadar renkli olduğun burada ortaya çıkar. Kadınsın yanda erkeksin. Romantizmin, ana keyif katmanın asla cinsiyeti yoktur. Sen keyif verirsen keyif alırsın. Bu gayet nettir. Tartışma açmayalım lütfen:)

Dolunay tepede. Allah vermiş. Mis gibi bir gece. Herşey güzel. Sen de iki çift tatlı laf söyle işte! Kalk bir mum yak. Bir şişe maden suyu kap gel:) Bir şarkı mırıldan ya da hafif bir müzik aç. Bir de kaldır şunu dansa. İlla biri mi evlenecek dans edilebilmesi için(!) Onlar erdi muradına, biz çıkalım dansa piste(!) kerevetler taze tükeninceee:)!

Böyle bir dolunay gecesi, mutlu bir sabah demektir. Mutlu bir sabah da mutlu bir gece demektir. Domino dökeceksen, iyi yerden başlat! Ardı arkası kesilmesin güzelliklerin! Zor mu..!

Doğum günü. Yarın hayatının kadını ya da erkeği doğacak! Az şey mi..? O gözlerine baktığın, o güzel anlar paylaştığın kadın ya da adam, belki de evlatlarınız bile var… Mutlu etsen O’nu, fena mı olur? Allah mi çarpar(!) Ah nasıl güzelleşir dünya… İlla çok şey şart değil. Bir pasta, bir içecek, bir de gönlünden kopmuş tatlı bir armağan…

Düşünsene… Sen ne kadar büyük bir kahraman olacaksın ilişkinizde… Vefalı, tatlı, iyi huylu, sevgili, her güzel şey sen olacaksın. Hayat arkadaşının gönlünü yapacaksın. Bunlar küçük şeyler. Sen yaptıklarını unutacaksın. Ama bil ki O asla unutmayacak.. Yaptıklarını da yapmadıklarını da…

Eğer biriyle yürüyorsan yaşam yolunda, O’ nu önemsemelisin. Çünkü vereceğin önem seni de insan yapacak, karşındakini de. Değer verdiğinde karşındaki güzelleşecek, sen daha da çok güzelleşeceksin. Söz sahibinindir hani ya. Tavır da aynen öyledir. İnan sen ne kadar inceliklerden haberdarsan, o derecede güzel bir insansın. Zayıf değil tam da aksine tastamamsın!

Gözleri durur karşında.. Küskün, mutsuz, incinmiş… Gözgöze geldiğinizde, gelemez gözbebekleri hani gözbebeklerinin yanına… Batar her söz, her nefes… Ne desen yanlış, ne duysan berbat… Bu noktaya nasıl geldiniz…? Suçlusu bulunmaz. Kötüye varmış ilişkilerin faili meçhuldür her zaman…

Tut elini… Yüreğine dokun gözlerinden… Avuçlarında, hisset o üzülmüş kalbini… Hatalar herkes için. O ya da sen ama acıtan günler ikinizin şimdi… Sil hepsini yüreklerinizden. Sen adım at. Göreceksin, daha güzel olacak günler.

Bir doğum günü. Doğmuş güzel bir bebek. Ne mutlu bir an. Lütfen. Ne ihmal et, ne de ihmali kabul et. Hayat anlardan ibaret.

Doğum günlerini kutla. Tüm özel günleri kutla. Nasıl istersen öyle kutla. Dünyaları alma, O’na öyle güzel bak ki zaten dünyalar O’nun olsun… Paran varsa, dünyaları esirgeme de. Ama hani çekirdeğe yetiriyorsa paran, al şu çekirdeği! Önemli olan her zaman, elinden gelenin en iyisini yapabiliyor olman.. İnan bunu karşındaki anlar. Ha anlamıyorsa da o zaman hakikaten kapı hemen orda!

Bu sabah yıldönümlerinden bahsetmiştim. Akşamına da doğumgünleri üzerine yazmak geldi içimden. Dilerim harflerim güzel şeylere sebep oluyordur. Zaten covit var:) Herkes bir karmaşık hallerde. Canlar sıkışmış falan. İşte şimdi tam zamanı! Hayata güzellik kat! Herşey senin hareket etmene bağlı…

Küstürdüğün yüreğin cehenneminde biteceğine, güldürdüğün yüreğin güneşinde yaşam dol!

Doğum günü olan herkes için Candan Erçetin söyleşin o zaman… İyi ki….,

Yıl Dönümü mü? Dönüm Noktası mi? Masal mı?

Sevmeye devam, bana daha çok gün lazım… Kayahan ne güzel bir sestir. Her şarkısını sevdiğin kaç şarkıcı vardır? Nadir. Benim için en azından durum böyle. Sultanım şarkısı vardır rahmetli Kayahan’ın. Dünden beri onu söylüyorum. Çok sevdiğim iki dostumun dün evlilik yıldönümüydü. Ben de seslendim uzaktan, covitsiz misafir olarak, yürekten. Şarkılar söyledim onlara, sevgiyle…

Bu şarkıyı da söyleyecektim, unuttum:)) Sabah ilk aklıma gelen şarkı bu oldu ki yazımın sonunda paylaşacağım “ Sultanım” şarkısını Kayahanın. Daima sevgilerimle… “S&A”:)

Yıldönümleri çok anlamlıdır değil mi? Koskoca bir yıl geçmiş. Her şey dahil bir YIL! Yeni bir yılı kutlamak demek aslında biraz da bilançonun gözden geçirilmesidir. Böyledir. Konuşulsun, konuşulmasın bu her zaman böyledir. İnsan sorgular. “ Ben 1 yıl daha büyüdüm. Nasıl geçti bu yılım? Neler yaptım ya da yapmadım? “ doğum günü mumları sönüp, davetliler evlerine döndüklerinde, öylece bir düşünürsün kendi kendine.. “ Büyüdüm ama neler başardım ben böyle büyürken ya da çuvalladım mı yoksa – yine … – ?!”

Yeni bir yıla girerken dünya da bunu yapar. Haberlerde vardır dünyanın başına gelenler. Doğanlar, göçenler, yeni albümler, şampiyon olan takımlar. Ekranlar 1 ay böyle yayınlar da yayınlar.

Evlilik yıldönümleri… Çok anlamlı olmalıdır. İki dünya bir araya gelmiş! Her insan bir dünya, şaka değil! Nasıl dünyalar birbiriyle çarpışmamış??? Çarpışmış mı?! Nedir durum?

Evlilik yıldönümleri gerçekten hakkı verilerek kutlanmalı. “ Ya ne hediyesi, çiçeği, böceği, şiiri, şarkısı, bakması, hediyesi, nedir kardeşim her sene her sene ohooooo”!

Evlenme o zaman! Sen bu kadar emeği ömrünü şekillendirdiğin cana çok görüyorsan ve hatta en çok da kendine bu İNSANCA duruşları layık bulmuyorsan, git uzak boşluğundan kendi kendine dön!

Evlilik yıldönümü genelde kadınlara mal edilir. Kadın mutlu edilsin(!) Özel gün aman unutulmasın. Bir de böyle bakış vardır ki bu da cinnet getirtir! Ya neden Kadın? Neden Erkek? Mevzu iki kişi arasında cereyan ediyor:) İki insan evlenmiş. Koca bir sene geride kalmış. Kim bilir ne badireler atlatılmış? Ne mutlu anlar tadılmış. Erkek de Kadın da hak ediyor kutlamayı, kutlanmayı.

Kutlamak Erkek ve Kadın işidir! İkisi de kutlar. Aaaaay!

Kutlamaları erkeklere hak görmeyen zihniyeti gerçekten kınıyorum! Erkek hissetmez, ağlamaz, sevmez -çok-, kuyruğu tam kaptırmaz, erkek hediye almaz, çiçek almaz, erkek romantik olmaz, krem sürmez cildine, ağır kaldırır beli fıtık olmaz, yağmurda ıslanır ona zatürre yaklaşmaz(!) Ya Erkek sadece bir İNSANdır. Tıpkı Kadın gibi…

Erkek de ev işi yapar, Kadın da gider dışarıda çalışır. İki eli olan herkes her şeyi yapabilir ve ruhu olan her insan HİSSEDEBİLİR!

Evlilik yıldönümü dediğin şey, iki kişinin kutlaması, sahip çıkması gereken bir şeydir. İki kişi attı o imzayı. Mutsuzluk mu var? İki kişi düzeltecektir illa. Uzmana gidilecekse gidilecektir. İki kişidir o gemiyi yüzdürecek olan. Biri sürekli koşarken öbürü batarsa çoktan, yazık o onca koşturup batmışa…

Evlilik yıldönümleri bir evlilik için çok değerlidir. İlişkiyi tazeler eğer gerçekten güzel kutlanırsa. Her seneye yeni bir anı eklenir. Hediyeler sadece maddi ağırlıkta ya da umutsuz yoklukta olmamalıdır!

İçten geldiği şahit istemez hediyeler alınmalıdır ya da yapılmalıdır. Manevi değeri çoook büyük hediyeler. Yani evli olduğun insanı ne kadar tanıyor olduğunu anlatan hediyeler. Tam yüreğine dokunabileceğin güzellikte olmalıdır.

Yani paran yok diye kaçma hediye almaktan! Ya da pintiysen git tedavi ol! Öleceksin ve zaten dünyada kalacak bugün kıyamadığın o zavallı paran!

Kendine hayrın olsun istiyorsan, iyi hisset ve iyi hissettir. Artık bakıyor musun, dokunuyor musun? Hisset ve hissettir işte. Bütün beklenti bu. “ Seni seviyorum. İyi ki benimlesin. İyi ki seninleyim. Her anı BİZ bir ömrümüz kutlu olsun”. Mevzu bu…!

Evlilik aşkı öldürür!Neden? Tavlamak için türlü numaralar yapıp, evlenince tv karşısında uyuklarsan elbette o evlilik aşkı katleder!

Evlilik aşkı öldürmez. Tam aksine evlilik aşkı çok daha kalıcı, yüce duygulara taşır. Sevgi gibi, bağlılık gibi, güven gibi. Herkeste bulamadıklarındır evliliğinde sahip oldukların. Ama bu duygulara havadan, sadece bir imza ile sahip olunmuyor işte.. Emek vereceksin…!

Koca bir yıl içinde onu anlayacaksın. Kendini anlatacaksın. Birlikte yaşayacaksınız hüznü sevinci. Mutlu kutlamalar yapacaksınız sen de o da. Biriktireceksiniz bir yıl. Neler biriktirdiğinize dikkat edeceksiniz. Öfke mi? İhanet mi? Yalan mi? Nefret mi? Yoksa sevgi mi? Saygı mi? Güven mi? Değer mi? Bunlar o kadar önemli ki..

Ona hiç nedeni yokken bir hediye aldın mı geçen yıl? Yanağına durup dururken kaç defa öpücük kondurdun? Ağlarken tüm varlığınla ona melhem olabildin mi? En stresli halinde ona huzur verebildin mi bir bardak çayla ya da dizlerinle… Hatalarını düzelttin mi, incitmeden, suçlamadan..? Onun bir hayalini gerçekleştirdin mi? Bu yıl nasıl geçti? Ne verdin? Ne aldın?

Alış veriş seni ona onu sana taşır. Manevi alıp verişler. Tıpkı kumsal gibi. Deniz ve kumlar birbirleriyle akarlar ve şiir olurlar… Nasıl da güzeldir o dalgaların gelişi kumların hareketleri.. Böyle zorlamadan, böyle doğal karıştınız mi birbirinize..? Alıp vermek bu. Önem vermek, değer vermek ve almak, kumsal gibi, kusursuz ve huzurlu…

İki dünyayı güzelliklerle bir araya getirebilenlere ne mutlu… Evlilik Yıldönümleriniz Kutlu Olsun Canlar..!

Dilerim iki dünya hep bir araya gelsin ve bu dünyalar sonsuza dek hiç üzülmesin.. Biri diğerini işgal etmesin… Biri diğerini yok etmesin… İki dünya hep iki dünya kalabilsin ama birlikte aynı yöne dönebilsin…Biri diğerinin dünyası olabilsin.. Dünyaları birbirlerine verebilsinler dünyalar… İki dünya birbirini dünyalarca sevebilsin…

Masal da hep böyle devam etsin…..

Çanlar Hepimiz İçin Çalıyor!

Günaydınnnnn! Rüzgar çanım çın çın sesler çıkarıyor! Dün paketinden kurtuldu kendileri ve balkonda havalanmaya bırakıldı:) Covit şakası sayesinde hep böyle eğlenceli süreçlerden geçiyor eve giriş öncesi herşey(!) Ama ne güzel çınlıyor rüzgar:) Komşular diyorlardır acaba nereden geliyor bu ses:) Dilerim bu harika rüzgar çanı onların da negatif enerjilerini dağıtmaya fayda etmiştir:) Dilerim çanlar cinlerini başlarına getirmemiştir:)

Çanlar kimin için çalıyor?!

Benim için elbette! – Senin için de:) – Bir baktım pencereden bu sabah. İstanbul kışlıyor gitgide! Eyvah! dedim hemen. Gümüşi tonlara bürünecek manzaralar. O zaman ne yapmalı? Ham kakao siparişi verilmeli!:) Mutluluk hormonları için kilo almaya hiç gerek yok. Ben yaklaşık 4-5 aydır ham kakao alıyorum ve de onu balla karıştırıp çikolata yapıyorum arada:) Geri kalan her şeye de karıştırıyorum neredeyse:) Çok lezzetli ve zararsız bir mutluluk! Denemelisin!

Kendimi mutlu edecek şeyler bulmacası oynuyorum. Sen bulmaca çözer misin? Kendini mutlu etme bulmacası? Ne kadar önemli.. Rüzgar çanı aldım geçen hafta. Bir yerde okudum, kapı kiriş ya da iki kapı arasına asarsan, enerjiyi dengeliyormuş. Negatif enerjiyi dışarı def ediyormuş.

Bazılarımız bu ve benzeri inançları alır hemen çöpe atar? Neden??? Sana iyi geleceği söylenen şeyleri neden düşünesin ki? Neden doğruluğunu yargılıyorsun? Amaç iyi hissetmek değil mi? İnan güzel şeylere! O rüzgar çanına inan. Mis gibi çın çın sesler çıkarsın. Sana hayatı hatırlatsın. Rüzgar esiyor ve hayat devam ediyor..

Kafamız içinde sürekli konuşuruz. Bilimsel olarak da bu böyle yani normaliz:) Deliye dönmedik inşallah – henüz-(!) İşte böylecik tatlıcık uyaranlar olursa çevremizde, siyahlı düşüncelerimiz dağılır. Dışarıdan veriyoruz rüzgar çanlarını, içeriden de basıyoruz ham kakaoları! Oh! Mis oluyoruz!

Olmalıyız! Olacağız! İstiyoruz..!

Bu hayat bana ait. Senin için de sana! Yine kararıyor gibi günler? Covit serüveni yine başlıyor. Ben zaten çok da normalleşmemiştim bu yaz. O yüzden dengemde gidiyorum.. Ama işte önlemlerimi de alıyorum yaşam enerjisi anlamında…

Herkes böyle zamanlarda sadece klasik önlemler alıyor. Peki ya yaşam enerjin????? Bunca şey birikiyor ruhta. Ne yapıyorsun ruhun için? Bedenin hasta olmasın diye debeleniyorsun. Peki ya ruhun???? Cildin kırışmasın diye kremler var. Ya ruhundaki eskime ne alemde????? Nasıl genç ve diri kalır ruhun??? Önemsiyor musun..?

Bu sabah pencereden bakınca ve haberlerden de haberdar olunca, dediğim gibi ham kakao stoğumu sağlamlaştırma kararı aldım:) Rüzgar çanım çok mutluluk verici. Hüzünlü şeylerde hüngür hüngür ağlıyorum. Mutlu şeylerde de kahkahalarım karın kaslarımı çalıştıracak şiddette atılıyor tarafımdan.

Bulaştırmak istiyorum mutluluğu kendime ve evrene… Hüznü yok saymadan… Dengede kalmaya çaba ile…

Ama sen inançla kalırsan ayakta, seni topraktan ne varsa yıkılmadan yaşatmayı başarırsın. Ve içinde bu gücün varken de sen her zaman şanslı olursun. Mucize bu detayda saklı. Senin yapabilirliğinde!

Ruhunu önemsemelisin. Sana ne iyi geliyor? Sana iyi gelenler olmayabilir. Ya da seni kötü hissettiren gerçekler çözümsüz olabilirler – şimdilik -. Bazı gerçekler düşünce gücüyle ya da rüzgar çanıyla hemen toparlanmaz, biliyorum. Evinin kirası ödenecekse, o parayı sırıtarak bulamazsın. Evren sana “ Al bu senin kiran. Çok sırıtıyorsun, aferim. “ demez!

Hasta olabilirsin. İyi hissederek iyi olacağın kesin. Tüm bilimler doğruladı bu gerçeği. Burada sonsuz işine yarayacak işte kendini mutlu edecek şeyleri bulma oyunu.

Hayatta herşey para değil!

Kendini mutlu edemeyenler sığınır maddeye. Zanneder ki parası daha çok olsa her şey başkalaşır. Asla böyle değil. Tamam olsun para. Çooook çok olsun. Ama eğer senin içinde ham kakao alacak kadar istek yoksa, o para ile de mutluluk yakalanmaz, bilesin.

Bedava nimetlerdir ruha huzur verenler. Gündür. Bir çiçektir. Harflerindir. Rüzgardır. Ellerindir. Anılarındır. Hayattır hepsinin toplamı… Hayatı içinde hissettiğin kadar hayattasındır. Ve hayattaysan başarırsın!

Pencerenden bak. Evindesin ya da ofistesin. Belki de hastanede bir yataktasın? Bak! Lütfen. Ve şansını yakala! Evet bu senin şansın! Nerede mi? Hayatta! Hayat varsa, şans hep orada! Sende!

Gülümse bugün. Her ne varsa! İnadına! Aldatıldın mı? Kahkaha at hiç durmadan! Ez o sinir bozucu duyguyu içinde! Fakir misin? Özgürsün! İnan:) Dalkavukların yok! Hayatında daha az yalan var buna tüm hücrelerinle inan! Gül, çok daha fazla gül! O para sana gelecek! Hak et onu! İste ve çabala! Korkma… Olacak çünkü. Şans var, sen varsın, hayat var!

Hastasın, ağrıların bitmiyor! Yatmaktan ve korkmaktan bıktın! Yeter! Haklısın! Gül! Gül! O hemşireler somurtuk kalsın senin yanında! Elinde küreklerin! Hadi! Çek kürekleri yaşamaya! Beynini sen yönetiyorsun! Sen ne istersen yaparsın! Hükmet kendine! Gülerek! Dua ile! İnanç ile! Bugün çok iyi hissedeceksin ve her gün! Bak pencereden! Sen varsın ve hayat var! Şans dolusun! Güleceğin günler başlıyor! İyisin! Şifa her zerrende çooook çok çok çok çok!

Bugün güzel bir gün olsun! Kararmadan. Hava zaten kafasına göre ve her şey. Hayat denen sınav yerinde zengin içerikler söz konusu:) Gül! İyi hisset! Ham kakaoya bulan:) Rüzgar çanı al ya da yap! Sev her şeyi.. Affet olanı olmayanı. Covit için de boşver işte. Kim yapmış kim yaymış. Sen sadece elinden gelenle ilgilen. Bu hep iyi hissettirir.

Bütün püf – noktası:) – iyi hissetmekte. Hani keşke o iyi hissettirecek Anne, Baba, kardeş, eş, sevgili, dost, evlat, iş, para, gençlik, fitlik, sağlık… Keşke bunların hepsi bir arada olabilse ya da bazıları… Ama herkeste olmayabilir bunlar. Belki hiç biri yoktur dahi? Olamaz mi? Olabilir. Ama hayat! Yaşanacak!

Gülümse…! Önce kendine. Sev ve iyi başla güne. Dün dünde. Yarından kimsenin haberi yok. An şu an! Hadi o zaman! Baştan başlasın güzelliklerle yeni gün, yeni hayat! Tüm güzellikleri, senin için ve tüm evren için diliyorum harflerimle… Şifası hepimize:) Daima çok sevgilerimle….