Ah Be İstanbul….

İstanbul… Sen nasıl dayanıyorsun bunca gitmelere? Onca sevdalıların vardı… Orhan Veli’ni özlüyor musun, benim Annemi özlediğim gibi..? Sahi, sen Annemi hatırlıyor musun? O güzel ayacıklarıyla ne de çok gezdi, gezindi seni… Her yaşının ayrı güzelliği, seni güzelleştiren anlamlardan biri.. Benim için tabi… İstanbul… Sen şimdi ıssız mı kaldın yani? Yeni gelen, yeni gidenin yerini dolduruyor mu hemen yoksa..? Ne bileyim, niye bileyim? Ateş hep düştüğü yerde. Belki de birlikte yanıyoruz bu özlemde..?

İstanbul… Beni hisset bu Eylül’de….. Buradayım. Hemen camın kenarında. Makyajsız… Bir kuaförüm bile yok!:) Hadi gülümse! Sıkıysa gülümse bakalım! Sezen öyle diyor, doğru da diyor:) Gülmek gerek. Hadi hadi gülümse:) Cuma gelmiş, ben evde cevizli, üzümlü ve vanilyalı kekimle öylece durmaktayım. Fincanımda karanfilli çayım… Bir tabloyum ki al beni as duvara yani! “Ne astın suratını?” desinler:) Ayyy! Bunlar hep Cuma akşamı yan etkileri:)

Senin darbukalı Çiçek Pasajın nasıl şimdi? Özlüyor mu bizi..? Mini mini etekler, janti janti beyler… Herkes fırlamış şık şıkırlar dergilerinden! O klarneti konuşturan güler yüzlü güzel müzisyen evine ekmek götürüyordur inşallah…. Meslek değiştirebilir mi insan ha deyince? Bir klarnetçi, eğer klarneti çalmaz ise ne yapar ki? Hadi minareyi çalsa tamam(!) Ama işte işin içinde sanat var sanat! Nasıl yaşayacak sanat bu ortamda?

İstanbul… Senin o güzel tiyatro sahnelerin ya? Nasıl demeyeceğim, çünkü biliyorum… Oyuncular artık sadece kendi hayatlarındaki rolleri oynuyorlar… Zaten çok da yoğun olmayan işler, şimdi kesattan kesat elbet… Nerde o eski sahneler di mi İstanbul.. Annem anlatırdı o muhteşem alkışlarla çınlayan salonları…… Bu covit sanatın da düşmanı! Ama ahtım olsun onu öyle bir yazacağım ki! Tarihler bilecek ne mal olduğunu! Bunca sardı dünyayı, ipleri almış eline, oynuyor da oynuyor! Yerinde duran esir, yerinde duramayan ölü! Sakal bıyık meselesinin çok tehlikeli hali yani. Aşağı da yukarı da tükürme, boşver!

Ada vapurlarındaki çaycıların gözleri dalıp da gidiyor mu bizli zamanlara, öyle efkarlı… Ah yanında da ne güzel giderdi çift kaşarlı… Vapurda çay ve tost bir ziyafetti benim için her zaman. Neden bilmem ama Annem de ben de severdik işte. Severdik yaşamayı, cancana… Tost mis kokardı… O kaşar da ne güzel uzardı… Çaydan bir yudum alırdın, üstüne de o muhteşem tostu ısırırdın. İkisi aşk yaşardı damağında:) Şatobiryan asla yerini tutamadı vapur tostlarının… Don Perignon’a da o çay hep beş bastı!

Tophane bayırı, hala bayır mı sahi….? Tophane bayırı… Bir zamanlar bir kız vardı, sesi güzel mi güzel. Albüm çıkaracak, az kaldı, eli kulağında. Tophane bayırı biliyor hepsini, vaktiyle bana çoook anlattı… Tophane deyince, hep aklıma gelir işte bu hikaye:) Komik, güzel, özel, anlamlı.,, İstanbul… Açmışım müziğin ağzını. Bas bas bağırıyor ruhumda özlemin. Şeytanlarım bir tepemdeki sorma! Sendeyim ama uzağındayım… Nasıl bir duvarsa aramızdaki, kokunu içime çekmeye, korkmaktayım…. Bir paranoya… Bir haklıyım!!! Korksak keşke dört başı mamur ama bir korkamadık elbirliğiyle!!!! Böyle yarım yamalak, sayılar hep yukarı ivmede… Ölen sayısı! Ne biçim bir ifade…..!

İstanbul… Cuma akşamı geldi. Gül satan güzel küçük kızlar da evlerindeler mi şimdi…? Kızlar evde kaldı desene(!) Bayılırdım onlarla tatlı tatlı konuşmaya. Hepsinin gözlerinden zeka fışkırıyor. Benden daha iyi anlıyorlar insanı… O kadar çok insan tanımış o yaşında… Anlıyorsun dinlerken… İçine ağlıyorsun, sorular sorarken ve cevaplarını dinlerken… İstiyorsun ki ilgi ve alaka ile kendisini önemli hissetsin… Zaten önemliyken, bunu prenses de bilsin… Elinden gelen o kadar olabiliyor o çakırkeyif makamda… Ah….. O gözleri dünya bakan bademcinin tablası, ıssız kapısının arkasında mı duruyor şimdi, hayli bayat… “Buzlu badeeemmmm….” Git de ye bakayım şimdi buzlu badem! Ne yedin, yedin.. Eski bademler yalan oldu yalan!

İstiklal caddende durumlar nasıl? Annemin sevdiği ıslak hamburgerin kurudu mu yoksa… Acıydı tadı uuuffff! Ama nasıl da talı bir acıydı o! Islak hamburgeri yiyememekmiş asıl acı olan…. Ah o güzel Galata… Kule dibin hala dip dibe değil biliyorum… Yakışmıyordur şimdi karanlığı aydınlatan o güzelliğe, bu korkular. Galata kulesi ki neler neler görmüş… Böylesini ilk defa görüyordur her hal…. İstanbul… İstanbul İstanbul olalı. Hiç görmedi böyle keder!! Bu gece Sezen beni hayli anıyor anlaşılan:)

Bebek’teki Abbas’a selam söyle İstanbul! İçine fazladan çikolatalar doldurttuğum arkadaşa selaaammmmm! Üstüm başım çikolata biten gecelere selaaaam….. Şu şarkıdaki Abbas’a da selam edelim hadi:) Hani çilingir sofrasını kurup da ilk sevgilisini Beşiktaş’tan çağıran… Sahi, Beşiktaş’ım nasıl..? O güzel Çarşım, kalbi kalbime hep karşım… Ah İstanbul… Bu akşam efkarlandım, yalan değil. İyi hissedeceğiz kendimizi. Elbette. Ama bu iyi hissetmeler de askeri düzende olmaz ki! Bastı mı efkar, bir duracaksın yerinde. Hissettiğini anlayacaksın!

Anlayacaksın bir robot olmadığını. Eylül yaprakları yağarken sokaklara, için cız edecek arada…. Yoksa… Boşa da yaşasan olur tabi olur da… Tadın tuzun olmaz be can. Sen kıvamını bulacaksın illa. Adına İNSAN densin istiyorsan tabi:) Dedem rahmetli, boş yaşayan insanlar için şöyle derdi; “Tak bi torba saman yesin!” Çok pratik bir hakaret:) Karşıdaki zaten samanla besleniyorsa anlamazdı:) Anlayan da kendine çekidüzen verirdi. İşe yarardı bu ikaz. Ah be dedecim… Bu sanal alemlerde artık herkes saman yiyor… Her şey de bu yüzden saman tadında…..

İstanbul… Aşıklar tepesinden bak bana! Annemin yüreğine bak… Sevdasını hisset bulutlarında… Beni dünyaya getiren güzellikler koynunda hala… Ben görebiliyorum, gözlerimi kapatıp annemin sesini hayal edince… İstanbul… Süreyya Plajın vardı senin bir zamanlar. İdealtepe’de yanardı evimizin ışığı o yıllar… Aytaç Arman komşumuz… Çok değerli bir ruh.. Şad olsun ruhu Annemin ruhuyla birlikte…. Ve ne güzel komşularımız vardı sahi, komşulukların servete ağır bastığı devirlerde…

Ben 3,5 yaşındayım o zaman. Balkonumuzun ufaklığı bir tatlı kız bebek… İnsan 3,5 yaşını hatırlar mı? Eğer aşıksa, hatırlar:)) Hem de ne aşk! Abimin arkadaşları oynarlardı balkonun oralarda. Ben hep balkonda. Çok nadir indirilirdim aşağıya. Canım Annem güzel bir anneydi. Başından atmadı beni hiç bir keyfi yüzünden. Bana bakıcılar da bakmadı, kreş yüzü de görmedim bu yüzden. Annem… Benim dört yapraklı yoncam….Yani çok Ben’cildi Annem:) Beni düşünmek, annem için belki de en umutlu şeydi o güzel şiirde denildiği gibi… Hep istemiş mavi gözlü bir kız. Ben de gelmişim işte, güzeller güzeli yüreğinin sesini duyup taaa cennetten….

Şuayip’ti ilk aşkımın adı:) Abimin arkadaşı. Aramızda asırlar!! Yaş farkı büyük!:) Beni sevdiğinde yanağımdan, avuçlarımla dokunuşuna dokunmak evciliğimi görenler vardı:) Elimi tutsa gerçekten elimi yıkamazmışım:) Nasıl bir aşk bebeğiymişsem artık:) Muhteviyatta aşk var yani:) Doğar doğmaz aşkla başlamışım hayata:) Abim ve arkadaşları oynadıkları topu bir şekilde hallederlerdi oyun sırasında. Top bir şekilde patlardı, kaçardı ama benim topum hep yedek kulübesinde hazırdı:) Kimselere vermediğim top için Şuayip bana balkon altından bir “Arzucum” demesiyle topu kapardı): Mahalleye konuydu masum aşkım:)

Keşke görebilseydim onu yıllar sonra. Hayalimde hep güzel gülen gözleri kaldı… İnan ya da inanma ama bu ciddi ciddi aşktı:) Yüreği kocaman doğmuşum demek:) Yüreğim yüreğine yardı Şuayip’in… Boyu boyuna huyu huyuna olacak tabi illa.. Dünyanın kuralları!!! Tamam 3,5 yaş erken ama:) Yine de bir iletişimde kalınsa ne olurdu ki?!:) Belki büyüyünce boylar da huylar da uyardı….

Aşk… İstanbul! Aşıkların nasıl..? O sokaklarında elele uçuşan aşıkların??? İnsan gözleriyle sarıp sarmalayabilir sevdiğini. Dokunmadan bütün olabilir. Yüreğin, hiç birinin yüreğine kenetlendi mi? Hani o uçağa bindiğinde beline bağladığın kemer gibi? Şak diye oldu mu içi içine? Yüreğinin aynı ritimde attığını gerçekten duydun mu nabzında hiç? Aşk… Ciğerinden çektin mi hiç sigara dumanını sevdiğinin? Hiç saatlerce baktın mı İstanbul’a öylece elele… Konuşmadan anlaşmanın güveni seni yaz etti mi kara kışta..? Kızkulesi’nde ellerin terledi mi? O teklifi ettin mi ya da aldın mı yüreğin ağzında? Evet demek için ya da evet dediğini duymak için sabırsızlandığın o anda… Bir yastıkta kocadın kocamadın orası dert mi? Hayat anlardan ibaret zaten ya… İstanbul, sen gülümsedin mi martılarınla o anlara, aşklara….

Kaldırımlar da yok artık… Öyle bir çökecek yerin de yok. Bunca covitte değme aman hiç bir yere! Nerde eski simitler, simitçiler… Birazını yiyip birazını denize fırlattığın, mikrop yuvası lezzetler… Nerde o eski virüsler, bakteriler…. İstanbul… Ne kadar pistin sen ve ne kadar da sağlıklı kılıyordu bu hallerin beni… Kirlenmek ne güzeldi sende… Banklarında, motorlarında, balık ekmek modunda… Her halinin ayrı bir güzelliğinde, ne kadar da şendik kolonyasız, dezenfektansız… Oooffff! Beni istiyorum! İstanbul’a yakışmış, içinde boy boy fotoğraflarıyla beni!

Şu Cuma gecesinde öylece duruyorum camın kıyısında. Sanki bir saksıyım sokağa bakan odanın manzarasında… Kediler geziniyorlar… Nerdeyse kedilere gıcık kapacağım, az kaldı yani! Hava kararmaya başlayacak azdan. Acıktığımı hissedeceğim. Bir film belki sonra. Pat uyuyakalacağım işte. İstanbul… Yakışır mıydı bunlar bize beee:) Nerde o eski günlerimiz benim güzel sevgilim? Benim caaanım İstanbul’um…. Bizi eve kapatan bu şey, seni de sana kapattı di mi..? Özledin sen de o tatlı kahkahaları. Seni İstanbul eden herşeye senin de ihtiyacın var biliyorum. İhtişamına hayran bakışlarla şımarmayı özledin sende. Yetsin artık diyorsun. Yetti artık! Ah İstanbul… Ne diyeyim…? Yetti… Yetti de arttı bile…

Çıkma dışarı olur mu…? Sana da yazık, bana da…. Bunu unutma..!

Hadi hayırlı cumalar:) Hayırlı diyorum ama sanki her cuma, o korku filmindeki 13. Cuma!

Şununla etiketlendi: