17 Ağustos 1999……..

Milenyum’a 1 kala… Hayatımda deprem nedir, sadece coğrafya derslerinde öğrendiğim kadar biliyorum. Derslerde anlatılıyor aslında. Türkiye bir deprem ülkesi deniliyor. Ama asla aklımın ucundan geçmiyor deprem… Bir de bir kaç deprem filmi izlemişliğim var. Deprem algısı, dolayısıyla hiç yok bende…

Tarih 16 Ağustos 1999…. Marmara Bölgesi’ne uyumsuz bir sıcaklık var havada. Canım Annemin Gemlik, Küçük Kumla’sındayız. Annem aşık memleketine… Memleket Bursa. O tarihler her yanda zeytin ağaçları, arkasında yar… Erol sevgin güzel söylerdi bu şarkıyı…

Yazlıktayız… Dediğim gibi feci bir sıcak var. Sanki hem yer hem güneş kaynatıyor. Bunalımlı bir hava. Annem istemiyor o gün plaja gitmek. Abimle birlikte gidiyoruz sahile. Suya giriyoruz. Ben hayran kalıyorum suyun sıcaklığına. Deniz sanki Akdeniz olmuş. Su kaynıyormuş meğer…. Çıkıyoruz denizden. Normalde fosforlu beyaz oluşum, bronzluğa inat eder Marmara’da. O güne kadarmış bu inat…..

Abimle seriyoruz kendimizi güneşe. 30 dakika dayanıyor muyuz şu an çok hatırlayamadım süreyi. Eve erken kaçıyoruz ama. Annem diyor “ Hayırdır? Erken geldiniz?” Biz anlata anlata bitirmiyoruz sıcaklığı… Annem de evde bunalmış…

Hepimizin üstünde bir huzursuzluk var. Sıcağa yoruyoruz. Ben tüm gün çok hüzünlüyüm. Hatta okuldan biraz limonileşmiş arkadaşım var iki tane. Birden onları arıyorum. Ne diyeceğimi bilmiyorum. “ Sadece öylesine aradım. “ diyorum. Bahar ve Sema ile görüşüyoruz o gün… Sanki içime doğuyor olacaklar…

İçimden sürekli ağlamak geliyor. Anlayamıyorum ne oluyor? Ağlamalı biri de değilim normalde. Zaten ağlamaya gerek bir şey de yok hayatımdaC hayatımızda…? Gün akşamı buluyor böyle. Canım Annem muhteşem bir yaz sofrası hazırlamış yine… Çok mutlu bir akşam yemeği daha yeniliyor.. Biraz çıkıp yürüyoruz yemeğin üstüne. Annemin sözüdür; “ Yemekten sonra ya 40 adım atmalı, ya sırt üstü yatmalı. “ Biz hep adın atmayı tercih ediyoruz…

Annem diyor Erken yatalım. Erken kalkacağız sabaha…..” Eve geliyoruz. Asla uykum yok. Balkonda dikiyorum gözlerimi yıldızlara… Ağlamak geliyor içimden… Bir kitap alıp başlıyorum okumaya. Bir süre sonra Annem gelip kapıyor ışığı. Kızıyor neden yatmıyorum diye. Ama garip bir şekilde uyumak istemiyorum….Ertesi gün İstanbul’a gideceğiz. İşler var. Anneciğim evlerinin sigortalarını yenileyecek. O zaman tabi sanal ne demek bilen yok. Dünya gayet manuel… Biz depremden bir haber… Herkea diyor birbirine “ İyi geceler….”

Ve tarih 17 Ağustos 1999…. Saat 03:01… Annem sesleniyor bana… “ Kalk kızım! Kalk Arzum!” Bir kalkıyorum ki…! Korkunç bir ses! Öyle bir sallanıyor ki yer ayağımın altında, yataktan zor kalkıyorum. Hep birlikte kapıya yürüyoruz. Çıkmazı istiyoruz dışarı. Elektrikler kesiliyor. Anahtar dönmüyor. Korkunç bir uğultu! Büyük abim çığlıklar atıyor. Küçük abim ağlamaklı. Kapıyı açmaya çalışan o ve anahtar yere düşüyor. Karanlık zifiri….

Annem çok metanetli. Abime, “ Sakin ol oğlum “ diyor. Anneliğini o halde bile sergiliyor. Kıyamıyor, koruyamıyor, elinden bir şey gelmiyor… Ben sadece Annemi çok merak ediyorum. Korku hiç yok. Gerçekten sadece üzülüyorum o an. O kadar. Bir de 1998 Kasım ayında Annem ameliyat oldu. “ Allahım koru” diyorum sadece sayıklayarak. “ Allahım koru! Allahım yardım et!” Sanırım bu hal 20-25 saniye sürüyor. Ve deprem durur gibi oluyor. Tam nefes alacağız 1-2 saniye içinde daha da şiddetli başlıyor. 45 saniye doluyor ve sarsıntı geçiyor. Ama bir 25 saniye sonrasında çıkmaya çalışmayı bırakıyoruz. Çünkü çıkamıyoruz.

Sadece düşünüyorum o anda. Ne olacak? Tavan mı çökecek? Yer mi çökecek? Nasıl olacak? Olmuyor bir şey. Biz kapıyı açıp çıkıyoruz. Ama ben bomboşum. Kulağımda derin çığlıklar, yüreğimde sonsuz bir acı hissediyorum. Herkes sitenin bahçesinde. Kim nasıl yatağa girmişse öyle fırlamış dışarı. Giyinik, çıplak kimse kimsenin umrunda değil. Karanlıkta yıldızlar öyle kocaman ve yere yakınlar ki! Herkes diyor “ Geçti. Ne depremdi ama. “ Ben sürekli sayıklıyorum “ Çok kötü şeyler oldu. Büyük çok büyük çok yerde olan bir felaket oldu…”

Sonra biri radyoyu getiriyor pilli. Açıyoruz… Korkunç manzaralar belirmeye başlıyor gözlerimizin önümde. Kocaeli yerle bir oldu diyor haberlerde korku dolu ses. Herkes telefonlarına sarılıyor. Ama hiç bir telefon hiç bir yeri arayamıyor. Herkes merak ediyor kardeşi, annesi evladı nasıl? Ama kimse kimseden haber alamıyor. Biz öylece bahçede ayaktayız. Koca bir site ayakta. . Diyor içimizden biri. “ Yine sallanırsa evler göçer. Sahile açıklık alana gidelim” meğer ne yanlış teklifmiş.

Tam aksine de Yüksek yerlere gitmek gerekirmiş. Ama bilmiyoruz ki ne yapılır? Sahile iniyoruz. Üşüyoruz. Hava nasıl soğul ama nasıl. Herkes yatak haliyle sahilde. Çıplak herkes. Annemi merak ediyorum. Site çalışanımız yakınımızda. Cemal abi. Ceketini rica ediyorum. Canım Annem giyiyor ceketi…. Gün bir felakete doğuyor o gün….. Küçük kumlasa da tıkılmış yerler varmış ama biz görmedik çevrede öyle bir manzara. Lakin çok dost ve akrabamız var her iki körfezde de… Tarifsiz haberler alıyoruz hep beraber… Haberler korkunç manzaralar gösteriyor. Asla unutmayacağım o ses haberlerde…..

Sesimi duyan var mı….?! Orda kimse var mı…?!

Yaşıyoruz… O gece bizim kadar şanslı olamayanlar hayata veda ediyorlar… Depremin çok hasar verdiği yerleri öyle iyi biliyoruz ki… Gölcük… Değirmendere…….. Haber alıyoruz göçük altında kalanlardan… Fatma, Emine ve anneleri ile o gece cennete gidiyorlar… Daha bir sürüleri….. Bahçelerde yatıp kalkıyoruz. Evlere giremiyoruz. Sanki dünya bir çocuğun elindeki oyuncak. Nasıl bir güç…. Sallanıyoruz sürekli… Artık herkes sismograf oluyor 48. Saatte… “Bu 5 kesin. Bu 6’ya yakındır. Bu 3 gibiydi be…..”

Deprem…. Bir yaşlı adam çıkıp duruyor ekrana. Nefes almadan izliyoruz ne diyecek diye.. Ahmet Mete Işıkara… Herkes depremden çok korktu bir dönem. Evlere dikkat etti. Yaşadığı yeri değiştrebilen değiştirdi. Binalara bakıldı sağlam mı değil. Mi? Yeni bir iş sektörü doğdu hatta. Hemen sağlamlaştırma projeleri yapılırlar eklendi reklamlara. Ve deprem gerçeği ile yaşamak falanlar ezberledik. “Deprem öldürmez, kuralsız yapı öldürür “ falanlar yazıldı, sokaklara asıldı.

Herkes bir dikkatli oldu. Deprem vergileri falan da hatta toplandı ki eksikler aman bir an önce tamamlansın. Aman kanunlarla korunsun yapı güvenliği. Yani güvende hissetmeye çabalar bir süre gitti… Sonra da bitti……. Deprem unutuldu. Eski tas eski hamam denen laf tam da taşı gediğine oturttu şu an….! Bir şey değişmedi. Kentsel dönüştü bir şeyler ama yetmedi, hepsi bitmedi… Yollar köprüler barajlar yeni projeler herşeyler hareketlendi ama bugün hala çok yanlış yapılar var ve insanlar buralarda uyuyor, eğitim görüyor, sağlık hizmeti alıyor, çalışıyor.

Toplanma alanları önemli depremde. Kriz yönetim noktaları. Ama yok! İstanbul’da geniş alanlar yok… Oluşturulmadı da…! Diğer yerleri bilmiyorum…..? Ve şimdi başladılar demeye deprem tehlikesi önlemler falan…! Korkuyorum… Bu kadar….

Bu yazımı, o talihsiz gecede hayatlarını kaybedenlere ve onların yakınlarına armağan ediyorum. Hepsine Allah rahmetler eylesin. Dilerim geride kalan bizler, kötü bir sınav vermek zorunda kalmayız, tarih dilerim tekerrür etmez…

Deprem öldürmez. Kuralsız yapı öldürür….

Hep birlikte mutlu, sağlıklı nice güzel günler görmek dileği ile….. D

eprem şehitlerinin ruhlarına El Fatiha……

Şununla etiketlendi: