Dün Geçe’ler…

Uzun yolculuklarda, köylerin içinden geçerdi eskiden yollar. Tatile giderken en sevdiğim şeydi oraları izlemek, arabanın sürati ile bağlantılı, hız sınırlı zamanlarda . Tabi arka koltuğun güveni büyüyünce geçiyor, seyir kapasitesiyle birlikte… Makam arabası oluyor ailenin arabası o güzel günlerde… Adına hiç bir ödeme aracının henüz çıkmamış olduğu günlerde…

Müzik seni sarmadı mı, walkmanlar hemen kulaklarda. Sonrasında ıpod çıkmıştı hatta. Tüm ergenliğini sevindiren şarkılar kulaklarında…. Ne çok severdim ben böyle tatile girmeleri o zamanlar… Tesislerde dura dura gidilen o yolların, sadece mola hikayeleri bile ömürdür… Susurluk’u ayrı güzeldir, Bolu Dağı ayrı güzel… Bafa Gölü’ne gittin mi hiç? Söke-Milas yolu üstündeki çok özel bir gölDÜ Bafa Gölü… DÜ yanlışlıkla çıkıntı gibi durmuyor satırda. Bile isteye böyle yazdım… Göl eskiden içinde çok değerli balıkların yaşadığı, tarihi kalıntılarıyla da ayrıca önemli hatta göçmen kuşların uğrak yeri olduğundan da kuş cenneti İDİ… Şimdilerde içine kimyasallar dökülen bir… Neyse…

Güzel yerlerden geçerdik, GÜZELCE. İnsan dünyayı gezebilir. Ama nasıl? Ben Boşnak kökenli bir ailenin kızıyım. Bizde bakıp da görmeyenler için “ Çordap “ diye kullanılan bir söz vardır. Bunu başka bir yazımda da paylaşmıştım:) Bir Çordap dünyayı gezse ne yazar?! Belki hafızası iyiyse, bir kamera kıvamında gezip görebilir. Hatta diyorum ya aynı kıvamla kültürlenir de. Ama his? His mi(!) O da ne ki!!!

Köylerin içinden geçen yolları gündüz başka görürdü gözlerim, gece başka. Bazan sabahın körü yola revan olurduk, bazan da akşamın az geçtiği saatler. Yani ya güneş bizi pişirmeden varırdık tatil beldemize ya da ay vakti, serin serin alırdık yolları keyifle… Gece ayı ve yıldızları, arabanın arka camından izledin mi hiç giden arabada? Ben çok izledim… Ya başını koyarsın koltuğa ya da müsaitse yatarsın, öyle görürsün göğü. Araba gider, titrer durur motor duyar ve hissedersin. Kafan arada, bir yerlere çarpar bile:) Ama ay öylece durur baktığın yerde. Ve yıldızılar… Gece daha da gözüne dokunur o sihirli ışıklar… Yön değişir, azdan oynar hepsi, ama o kadar…

Köyler böyle saatlerde nurlar içindedir… Saat çok geçse, karanlıktır ama sadece evlerin içleri. Nasıl aydınlıktır gecede köyler, ayın güneş saçmasıyla… Hayal ederdim işte o zamanlar. Acaba ben buradan geçerken, biri camdan bakıyor mudur? Farkında olmadan, bakışlarımız birbirine değiyor mudur? Ya da bu köyde o delikanlı ve genç kız gerçekten o masum aşkı yaşıyorlar mıdır? Hani camdan cama bakışmalarla, hani herkes bilir de ailelerin haberi olmaz. Hani aşk üstüne kız istemelerini, davulla zurnalar koştururlar. Düğün dernek kurulur hemen hani. Ne güzeldir seve seve evlenmek aynı köy içinde. İki taraf da uzağa gitmez, kopmazlar köklerinden. Kavgalar da çıkmaz… Kaynana olmaz ki bu samimiyette… Düne kadar amca, teyze dediklerin olacaklardır babayla, anne… Gerçi en beter kavgalar hep köylerde ama köyün kavgaları bile şehrin sevmelerinden evla yerine göre…..

Gündüzleri aynı köyler, başka güzel serilirlerdi yüreğime. Kapı önlerinde özensiz giyinmiş kadınlar, özensiz vücutlarıyla ama en mutlu suratlarla otururlardı mesela. Güzel ailem, koşturmazlardı asfaltlarda yana yakıla. O gaz pedalı köklenmezdi. Hatta vakit hep vardı, bilmediğimiz bir köy fırınından ekmek almak ya da güzel meyveler bulmak için… Belki güzel meyve ağaçlarından, dalından kopara kopara meyveler yemek için. Göz hakkı denen şeyi ben böyle öğrenmiştim…

Köy yoluna saptığımız zamanlarda köylülerle konuşurduk da biz. Annem hemen laf atardı köylü kadınlara, yanlarından usulca geçerken arabamızla.. “En rahatı sizsiniz valla…” Köy insanı hemen buyur ederdi. “ Gel buyur sen de rahat et…” Ama öyle yarım ağızla falan değil. GERÇEKTEN. Davete icabet etmezdik, rahatsızlık vermezdik ama camdan alırdık ikramlarımızı.. Annem hep çok doğalını çoooook severdi… Çünkü zaten kendisi çok doğaldı ve ben çooook severdim Annemi… Çooook doğal olarak…..

Uzun yollar eskiden asla yormazdı bu yüzden. Bu kadar konforlu değilken arabalar, içimizdeki yaşama sevinci gibi bulunmaz nimetlerimiz vardı. Tatilin bir heyecanı, uzun yolda gitmenin bir ayrıcalığı vardı. O köyleri farkedecek zamanımız vardı. Bizim aile böyleydi en azından. Diyorum ya hep. Ben çok şanslıydım ailemde doğmaktan…

Mandra Filozofu hakkıydı yani. Şimdi uçaklar var. Hemen Bodrum’dasın, Paris’tesin. Gerçi o zaman da uçak vardı ama Allahtan bizimkiler binmeye korkuyorlardı:) İyi ki de alışmamışlardı uçmaya… Yoksa benim arabanın arka koltuğuyla böyle güzel anılarım olmazdı.. O köyleri böylesi anlamlı yaşamış olmazdım. Uçar giderdi zaman, uçar giderken biz öylesine, ayaklarımız yere basmadan…

Hala merak ediyorum ben? Kaç kişinin gözbebeklerine çarpmıştı gözbebeklerim? Görsem, hisseder miyim geceyi ve ayı gözlerinde O’nun ya da onların..? Belki de yüreğimize dokunanlarla, böylesi bir çarpışmayla tanışmıştık ilk önce..? Köyler… Yollar… Anlar….. ile…

Dünler bitti. Bugün ve yarın için hala dün biriktirme fırsatımız var. Belki bir uzun yolda, belki de henüz kirlenmemiş o gölün kıyısında… Mesele vakit yetsin. Ömür bitmesin… O göl kirlenmesin… Gerisi hep dün…..

Şununla etiketlendi: