Uyanan Güzel Masalı:)

Günaydın günlerin Perşembesi. Sokakta havlayan köpeklere günaydın. Akan zamana, ruhuma dokunan hayata, günaydın! İçinde çikolata olsun bugün gün! Sever misin bilmem çikolatayı? Sen ne seviyorsan günün o dolsun ya da oyalanmayalım günün mutluluk dolgusunu seçerken:)

Günaydın sen!

Yepyeni bir güne hazır mısın? Henüz aydınlanmamış göğün güneşini yaktın mı içinde? Sokaklardan geçmeye topladım mı gücünü? Kahvaltı denen öğününü kattın mı bünyene? Öteye bile geçtin mi hatta? Kahveni içtin mi yoksa şimdiden?

Yapmadığım şey değil sabahın 07:35’inde kahve içmek.

Ofise erken gittiğim zamanlarım oldu. Çok erken başlayan işler ve metropol, nasıl da birbirine uymaz! İş yerine yakın bir evde oturuyor olsan da, trafik denen şey içinde nereye gittiğini unuttuğun sabahlar yaşarsın işine giderken(!) İşine de gidersin, bu havaya uçan zavallıcık zamanlar, gücüne de gider aynı anda.. Neyse, erken ofis günlerimde kahvem daha da aciliyetle içilirdi yani:)

Kahve…

Kahvenin de mesaisi, kişinin mesaisine göre değişiyor pek tabi ki:) Höpür köpüklü olanını muhabbetle, şöyle huzurlu bir sakinlikle içmesi var, sabah ayılmalık kupalara dökülmüşünden yana yana ve de karşında duran bilgisayar ekranına baka baka içmesi var, hatta üniversite zamanlarında özellikle de finaller denen o geceli gündüzlü çabaların içinde neredeyse kaşık kaşık yutulması var!:)

Ben mesela:) Artık kahve yapmaya üşenirdim iyice:) Kahve kavanozundan kahveyi kaşıkladığımı çooook bilirim finallerde:)))

Hayat nasıl da tersinedir di mi bazan?! Çay içersin gözlerin fal taşı olur, kaşık kaşık kafein yutarsın yine de uyuklarsın o ders çalıştığın masada… Bizim öğrencilik de kolay değildi gerçi. Çizimlerle uğraşmak sabahlara kadarı buluyordu arada. Gündüz gezince biraz:)) Ama öğrenci de gezecek az! Zaten zaman denen şey geçerken insan kaç defa gerçekten öğrenci olacak ki şu hayatta…?

Hep bunu hissettim.

Yani olduğu şeyi, tek seferlik yaşayabildiğini insanın. Kim ne derse desin, yaşadığın mevsimler, tek. Her mevsim güzel mi? Elbette evet. Zaten diyorum ya ne yaşarsan, o anlam o ana özel.

Ah öğrencilik zamanları… Daha içindeyken özlediğim güzel anlar…

Öğrencilik döneminde bunalanlar hep vardır. Bilirsin. Bir an önce mezun olmak isteyenlerle doludur okullar. Ben de istedim tabi mezun olmayı, istedim de içinden geçerken zamanın, anı biriktirmek gayretim hep oldu. Annem kızardı bana arada. Önce ders der ya hani ebeveynler. Derdim Anneme, “Annecim, ben yağmurda yürümezsem, ne hatırlayacağım geriye dönüp baktığımda? Sadece dersleri mi???”

Sonra Annem çoook kafama kaktı gerçi yürüdüğüm yağmurları:) Her hoşuna gitmeyen şeyde, “Yürüdün ya sen yağmurlarda!” demeyi asla ihmal etmedi…. Ne dese başımın üstü güzeller güzeli Sultanım… Cennetim……

Annem de haklıydı tabi. Zaten insan büyüdükçe, aynı anda herkesin haklı olabilmesi denklemini çözmeye başlıyor:) Tabi bunu empati denen şeyi bilenler yapabiliyorlar. Formül bilmek gerek problemleri çözebilmek için. Yol iz bilmek gerek ilerleyebilmek için. Anlamak gerek yani içini, dışını… Kendini ve evreni tanıman, öyle önemli ki…

Seni anlamadığını düşündüğün insanlara bir bak.

Kendisiyle arası nasıl? Kendi dünyası için faydaları ne kadar? Yani kişinin kendisine hayrı var mı bir bak. Acaba kendisini ne kadar anlamış? Hayatı ne kadar anlayabilmiş??? Yalnız, kişinin kendisine bakması, sadece bilinen ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olması değil hayırlı biri olmak:) Hani bakarsın birine uzaktan, yediği, içtiği, giydiği, gezdiği yerindedir. Bunlar madde boyutu. Manevi boyutta haberler nasıl peki? Aile hayatı? Yüzündeki harita? Gözlerindeki fer meselesi? Bunlar nasıl asıl?

Mutsuz biri seni mutlu edemez!

Baktın ki mutsuzluk abidesi biri var karşında, KAÇ! Sakın uğraş edinme onun mutluluk ülkesi olmayı. Bil ki eksilirsin onu bütünlemeye çalışırken. Belki günün birinde o bütünlenir? O zaman da sen kalırsın o mutsuzluk abidesi halinle evrende. Ve muhtemelen bütünlediğin de kaçar senden:) E hazır tamamlanmış, hayata dönmüş, neden uğraşsın seninle? Filmi başa saracak değil ya EGOSİST! Alır ona verdiklerini, geçer suyun öte tarafına. Sen de dalar gidersin suya… Su akar… Sen, akmazsın artık hayata…

Bekle ki biri seni öpsün, sen de o cadının büyüsünden kurtulup, hayata dön!

Masal olsa keşke hayat ama işte değil:) Yani tam olarak masal değil:) Yoksa cadılar var:)))) Cadı bu, erkeği de var kadını da:) Bilenler bilir:))) Prens ve prenses kısmı biraz sorun:) Hele ki mutsuzluk abidesi oldun mu işler çok yaş:) O zaman ne yapıyor muşuz? Kendimizi son zerreye kadar tüketmiyormuşuz. Bugün bu farkındalık düğmemize basıyormuşuz ve olanlara olmayanlara bir de bu gözle bakıyormuşuz:)

Kim bilir? Belki de o cadının büyüsünden kurtarmak üzere geldim ben:) Bu niyetle de harflerimce hepinizi ruhlarınızdan öpüyorum:) Uyandık mııııı?! Hadi kaç şimdi o zaman cadıdan!

Günaydın aydınlığı salına salına büyüyen gökyüzü! Günaydın serin hava! Günaydın yollardaki su birikintileri! Nerden bakarsan bak, her şeye güzel bak bugün olur mu? Yaşadığın mevsimin hakkını ver. Mutsuzluk abideleri reyonundan uzak dur! Kendini tüketmeden yaşa hayatı. Hataların, senin doğruluk yolundaki aydınlıkların. Hatalarını da sev bu yüzden. Kimse sana senin verdiğin dersleri veremez çünkü. Sen, kendi yaşam hikayenin en güzel öğretmenisin, bil. Ve öğretmek için yaşıyorsun her ne yaşıyorsan. Kendine ve seni anlamak isteyen herkese…

Gün! Öyle bir kucakla ki beni, korkularımı ve her istemediğim duyguyu sık benden, gitsin!

Süzüleyim taze günde tertemiz, yepyeni. Ferahlayayım içimden attıklarımdan. İçime katacaklarıma yerim olsun hep. Yaşama sevincim büyütebilsin içimde. Gün! Öyle sar ki beni, öyle kal ki hiç üşümeyeyim, yalnız olsam bile….

Gün, hepimizi sarsın bugün! O kadar dedik daaaa:) Elbette ki sardı bile:) Hisset yeter. Gerisi, günde!

Hadi hepimize muhteşem bir gün olsun o zaman!!!! Çok sevgiler hep:) Çok cadısızlıklar!!!!

Bulutlar…

Bulutlar… Şekilden şekle giren göğün güzel ahenkleri. Renkten renge bulanan pofuduk oyuncaklar. Çocukluğumun puzzellerı onlar… Bulutlar….. Küçükken onlara üflerdim:) Şekilleri değişirdi:) Ve ben her yeni şekli bulduğumda, yine rüzgarımla onları yeni şekillerine sokardım:) O zamanlar Astraeus’luk vardı bende tabi:)))) -Astraeus,rüzgarlara hükmeden tanrı Yunan mitolojisinde.-

Göğe bakardım, öylece hayalden hayale akarken. Büyüdüm ama gözüm hiç yükseklerden ayrılmadı bu yüzden(!) Ay, yıldızlar, bulutlar, kuşlar, hep yüreğime yarendi, yardı, huzurla ruhuma dokunandı… Kah maviydi, kah gece rengi… Gündüzü güneşli, gecesi havai fişekli… Göğün en güzelleri, her dem yine bulurlardı…

Göğe bakmak güzeldir. Çok da anlamlıdır aslında. Düşünsene, göğe bakıyorsun. Baktığın yer mavi. Bulutlar mis. Ama aslında orası sadece bir yanılsama fonu… Masmavi gördüğümüz göğümüz, kısa boylu bir ışın dalgası aslında… Göğün mavi olma sebebi, atmosferin üst tabakasındaki toz parçacıklarının saçılması bu ışın dalgasıyla…. Bunu bilmemek, çok güzeldi o zamanlar….. Bundandır hep daha çok mutludur çocuklar…

Bilmek, farklı hissettiriyor insana… Göğün bile olmadığını bilmek… Karanlığa bakıyoruz, göğe bakarken. Bunca sesin içinde, ses olmayan dışımıza ulaşıyor bakışlarımız. Ama biz sadece maviye bakıyoruz – sanıyoruz…-. Oysa uzay boşluğuna dokunuyoruz belki bakışlarımızla…? Göktaşlarına dokunuyoruz? Bilinmeyen yaratılmışlarla göz göze geliyoruz belki? Zaman var bir de! İşık yılı falan! Ah…!

Ben mavi göğü ve bulutları biliyorum yalnızca…. Aynen de çocukça….

Bulutlar…. Geceye akan günün tonlarına hareket katan güzel beyazlıklar… Akşamın “ Herkes eve gitsin! “ anonsu vardır gizliden. Kurallar böyle. Evli evine, köylü köyüne gider güneş Annesiyle Babasina döndüğünde… – Canım Annemin çocukluk tabiri…- Bu anonsta, bulutlar da ışığını değiştirir sürekli. Kızıl olur, pembe olur, mor olur… Hani bir mekanda artık saat geç olur da ışıklar yanar da döner arada:) “Artık kapatıyoruz.” der gibi:) Bulutlar da “Günü kapatıyoruz!” renklerini yakar söndürür akşamın üzeri… Bakanlar, görür… Görenler, hisseder… Hissedenler, yaşarlar……

Bu yüzden de uzaya yolculuklar başladığını duyduğumda, öylesine bir haber gibi algıladım:) Beni hiç enterese etmedi uzaya gidebilirlik. Neden ilgileneyim ki? Onca şiir yazılmış, onca göğe bakılmış, mavi dünya demişiz adına. Sonra sa çık uzaya, bak dünyaya! Sakın bakma! Zaten yalan olduğu bu kadar ortadayken, orada iyiden iyiye tuhaflaşır algım kesin:) Bu yüzden de istemem görmeyi dünyayı dışardan… Dış dünyaya kapalıyım yani:)

Bulutlar… “ Bulut gibiydi güzelliği.” derdi benim güzeller güzeli Annem… Annem, bulut gibi güzeldi…. “Güzelliği tertemiz, bembeyaz, eşsiz” demek isteyenin tabiriydi bu. Bulut, eskiler için de böyle anlamlara sahipti yani… Eskiler de ne güzeldiler… Bulut gibiydiler…..

Göğe bakıyorum. Özgürlüğü anlatıyor kuşlar. Hepimiz bu aralar metrekarelerimizce hayatlarımızda, göğe daha bir yüreklerimizle bakıyoruz. Hayallerimizi asıyoruz göğe. Uyanmak için bahanelerimizi topluyoruz oradan sabahları. Hayat böyle böyle devam ediyor. Bulutlar geliyor, bulutlar gidiyor. Her bir halinde bir iz bırakıyorlar anlarımıza… Gölgeleriyle de bizler şekilleniyoruz… Ama bilmiyoruz….

Bu gece göğe dokun… Nefesinle doldur bulutları.. Sonra da özlediklerini hisset her zerrende… Sabaha bulutlara uyan… Bakışlarınla sarıl özlediklerine… Bulutlarca…. Nefeslerce…..